Asi Kadınla Sert Gagalı Kuş

Kadının birinin tek bir oğlu vardı. Günün birinde genç delikanlı ağır bir hastalığa yakalanır. İki gözü iki çeşme, oğlunun yastığı başında ağlayarak uykusuz geceleri ağaran tanyerine bağlarken oğluna şifa vermesi için Allah'ına durmadan dua ediyordu. 

Bir gün oğlu iyileştiği takdirde canlı olarak yedi günlüğüne mezara girmeyi Allah'a adadı. Günlerden bir gün kadının neredeyse ümidini tamamen keseceği bir sırada genç delikanlı iyileşiverdi. Kadın hudutsuz sevinçler içinde Allah'a şükürler ediyorsa da tatbiki oldukça zor ve hatta tehlikeli adağını yerine getirmeye yanaşmıyordu.
Bir gece rüyasına giren meçhul bir ses kadına sert ve ciddî bir ifade ile "oğlun iyileşti. Şimdi adağını yerine getirmen lâzım. Yoksa Allah'ın musibetleri bitmez. Başına daha ağır bir belâ gelecektir" diye seslenir.

Kadın, Allah'a verdiği sözden kaçmayacağını anlayınca biricik oğlunu yanına çağırarak durumu açıkça anlatır ve oğluna şöyle der; "şimdi hemen git bana mezar biçiminde bir kuyu kaz. Ağır hasta olduğun günlerde Allah'a verdiğim sözü yerine getirerek yedi günlüğüne kuyuya gireceğim. Eğer yaşayacak günlerim varsa, yedi günün sonunda sağ salim çıkarım da tekrar burada yaşarız Eğer günlerim dolmuş do gireceğim kuyudan çakamazsam tam adak borcumu ödemiş olarak ödemiş olarak mezara gireceğim.

Oğlu mezar biçimindeki kuyuyu hazırladı ve kadında canlı olarak adak borcunu ödemek üzere içine girdi. Kuyuya girer girmez Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla etraftan bir deliğin açıldığını gördü. "Ulu Allah'ım! Bütün beşerî gücümü ve imân kuvvetimi yoluna koyarak yaşama arzumu tepiyor ve sana vermiş olduğum sözü yerine getirmeye geliyorum. Allah'ım, beni karanlık ve dar kuyunun cana kasteden her türlü kazasından sen koru." Duası biter bitmez gördüğü delikten karanlık mezara ışıklar süzülüyordu.

Az sonra daha da genişleyip orta büyüklükte bir pencere halini alan mezar deliğinden ötelere bakınca renkli, ışıklı ve yeşillikler içinde yüzen, akarsulu bir bahçe gördü. İki kadın bahçe içinden ilerleyerek ona doğru geliyorlardı. Kadınlar epeyce yaklaştıktan sonra ona seslendiler: "ey dünyalı kadın! Aziz misafirimiz! içine kapandığın kuyudan çık da bizim yanımıza, şu sevimli bahçeye gel."

Kadın sevinç içinde mezardan çıkarak içinde akarsuların çağıldadığı, tatlı sesli kuşların ötüştüğü bahçeye girdi. Üç kadın birlikte yeşillikler içinde bir müddet beklediler ve bahçenin ortasında geniş bir havuzun yanıbaşında oturdular.

Birlikte oturunca dünyalı kadın meraklı bakışlarla yanındaki kadını süzdü. Kadınlardan birinin başına renkli bir kuş konmuş, kanatları ile yelpazeliyordu. Öbür kadının başına da bir kuş konmuş, fakat sert ve uzun gagası ile kadının saçını başını durmadan yoluyordu. Önce kuşun kanatları ile yelpazelediği kadına dönerek sordu; "bu yüksek dereceye hangi iyiliğin sayesinde ulaştın?"

Kadın bu soruya şöyle cevap verdi; "dünyada iken sevgili bir kocam vardı, onun her sözünü tutardım; o itaatim sayesinde bu dereceye ulaştım."

Dünyalı kadın, birinci kadından cevap aldıktan sonra bu sefer öbür kadına dönerek sordu; "Peki, sen ne kötülük ettin de bu iri gagalı kuş durmadan başını oyuyor?" Kadın içini çekerek konuşmaya başladı; "İyi huylu ve temiz bir kadındım. Dünyada elimden geldiği kadar Allah'a karşı olan vazifelerimi yerine getirdim Çok kimselere iyilik ettim. Herkes benden memnundu. Bazen emirlerinden dışarıya çıkıyordum. Şimdi halimi görüyorsun. Aslında iyi bir insan olduğum için Ulu Allah (c.c.) bana bu yeşil bahçelik yerde kalma müsaadesini verdi. Fakat kocamı memnun edemeden öldüğüm için de başımı durmadan oyan bu kuşun işkencesine mahkûmum.

 Ne olur, sana yalvarıyorum. Sen tekrar dünyaya döneceksin. Sana kocamın adını ve oturduğu yeri söyleyeyim. Kocamla görüş; ona durumumu anlat ve namıma ondan rica et de hakkını helâl etsin. Ben de bu işkenceden kurtulayım." Dünyalık yedi gün dolunca kadınlar misafirini götürüp kuyusuna koydular. Zaten tam o sırada mezarın başından kazma sesleri geliyordu. Kadını oğlu yedi gün önce canlı olarak mezara gömdüğü annesini kurtarmaya koşmuştu.

Oğlu sıhhate kavuştuğu takdirde Allah'a adadığı borcunu selâmetle yerine getiren kadın, kuyudan çıkarak evine varınca uzak-yakın çevrede oturan herkes ziyaretine geldi. Bu ziyaretçiler arasında öbür dünyada sert gagalı kuşun başını oyduğu kadının kocası da vardı. Kadın, eşinin öbür dünyadaki çektiği işkenceyi adama anlattı ve yaptığı ricalar üzerine adam hakkını ölü eşine helâl etti.

Kadın o gece rüyasında işkence çeken kadını gördü; kocasının hakkını helâl etmesi üzerine azabı son bulmuştu ve dünyalı kadına arabuluculuk ettiğinden ötürü teşekkür ediyor; durmadan dualar ediyordu.

Allah (c.c.) bütün müslüman kadınlarını namus ve iffet yolundan ayrılmayarak, Allah'ın emrettiği gibi kocalarına itaat eden kimselerden eylesin, âmin!

Vakit Geldi

Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî'nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî'ye şöyle dedi:

"Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki:
"Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar." Bunun mânâsı nedir?"

Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp;

"Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi." buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu.

İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: "İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî'nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir."

Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları

Sepetle Giden Hurmalar

Ashab-ı Kiram'dan Abdullah İbnü'z-Zübeyr r.a. Hazretleri
 anlatıyor:
Bir gece Mescid-i Haram'a gitmiştim. Baktım ki bir grup
 kadın Kâbe'yi tavaf ediyor. Tavaflarını bitirince kapının
birinden çıkıp gittiler. Hallerinde bir gariplik sezdiğim için,
 şunları bir takip edip yerlerini öğreneyim, dedim. Akabe'ye
 kadar yürüyüp oraya çıktılar. Ben de çıktım. Sonra aşağı
 doğru indiler. Onların peşi sıra ben de indim. Vadide
 bir harabeye girdiler. Onların ardından ben de girdim.
Bir de baktım, bir toplantı. Bana sordular:
- İbnü'z-Zübeyr, neden geldin?
Ben de onlara sordum:
- Söyleyin hele, siz kimsiniz?
- Bizler cin cemaatiyiz.
- Ben Kâbe'yi tavaf eden bir kadın topluluğu gördüm de
onlara hayret ettim. Peşlerine takılıp buraya girdim.
- Ha, onlar bizim kadınlarımız. Sen dilediğin şeyi bizden iste!
- Ben taze hurma isterim, dedim.
O günlerde Mekke'de taze hurma yoktu. Bana bir miktar
 o hurmadan verdiler, ben de yedim. Sonra dediler ki:
- Artanı da yanında götür!
Kalan hurmaları alıp döndüm. İstiyordum ki bunları Mekke
 halkına göstereyim.
Evime geldim ve hurmaları kapaklı bir sepete koydum.
 Sepeti de bir sandığa kapattım. Sonra başımı yaslayıp
kestirmeye başlamıştım ki, vallahi uyku ve uyanıklık
arasında iken evde bir gürültü duydum. Birbiriyle şöyle
konuşuyorlardı:
- Onu nereye koydu nereye?.. Sandığa koydu sandığa!..
- Açın sandığı açın! (Sandık açıldı) Hani o nerede?
- Sepetin içinde. Sepeti de açın!
- Onu açamayız ki. Onun üstüne Allah'ın ismi (besmele)
okunmuş.
- Öyleyse onu olduğu gibi alıp götürün!
Böylece hurma sepetini alıp götürdüler. Cinler evden
hurma sepetini aşırırken, onlara saldırmadığıma çok pişmanım.
İbn Asâkir: Tarîhu Medineti Dimaşk (Beyrut, 1995), 28/125

Ateşperest Rahibin Cömertliği

Allah dostlarından Mübarek'in oğlu Abdullah anlatıyor: Yıllardan bir yıl Kabe'ye yaptığı ziyaretlerden birinde Hz. İsmail'in makamına girmiş ve orada uyuya kalmıştım. Uyurken sevgili Peygamberimizi rüyamda gördüm. Bana şu emri veriyordu:

"Hac ibadetini sona erdirip memleketin Bağdad'a döndüğünde falan mahalledeki ateşperest rahibini ziyaret et ve ona benden selam söyle. Ve ona Yüce Allah'ın kendisinden hoşnut olduğunu müjdele." Bu sözleri söyledikten sonra Peygamber (sav) uykumdan kayboldu. Artık sesini duyamadım. Bir aralık uyandım. "La havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azim (Kuvvet ve kudret ancak yüce ve ulu Allah'ındır.)" diyerek bu rüya şeytanın vesvesesi olsa gerek dedim. Abdest aldım. Kabe'yi tavaf ettim. Tekrar uyku bastı. Yine rüyamda aynı emri üç defa tekrarlayan sevgili Peygamberimizi gördüm. Bu defa rüyanın rahmani olduğuna kanaat getirmiştim.

Hac ziyaretimi bitirip Bağdad'a dönünce ilk işim Peygamberimizin emanetini yerine getirmek üzere ateşperest rahibinin ziyarete varmak oldu. Yaşlı adama önce şu soruyu sordum: "Siz ateşperest rahibisiniz değil mi? Ben seni günahkar bir putperest bilir ve Cehennemlik olacağına inanırdım. Senin Allah'ın hoşnutluğuna kazanacak amelin var mı?

Ateşperestin "evet var" diyerek soruma karşılık verdiği cevaplar beni büsbütün şarşırtmıştı. Putperest rahip yıllarca insanlara kendi sapık dininin dolambaçlı yollarını göstermiş bir dini liderdi. Dört kızıyla dört oğlunu birbirleriyle evlendirmişti. Bunların düğün cemiyetlerini yaparken mecusi halka büyük ziyafetler çekmişti. En güzel bir kızıyla da kendisine denk bir erkek bulamadığı için bizzat kendi evlenmişti. O gece öyle dillere destan bir ziyafet düzenlemişti ki binlerce mecusi bir bir evine akın etmişlerdi.

Bütün bunları hayır yaptım diyerek söyleyen ateşperest rahibin bu hareketleri dinimizce yasaktı. Onun müşrik mantığına uygundu, ama İslam'da kötülüklere başlık etmek, zina, dolandırıcılık gibi en ağır ve yasak hareketlerdi.

Bu defa rahibe, iyice düşünüp taşınarak daha başka iyiliklerini ortaya dökmesini söyledim. Nihayet son olarak şu iyiliğini dile getirdi:

Bir akşam karımda odamda yatıyordum. Kapım çalındı, içeriye müslüman bir komşu kadın girdi. Ocağını tutuşturmak için elindeki lambayı, yanmakta olan kandilimden yakmak için geldiğini söyledi. Lambasını yakıp kapıdan çıkarken söndürdü ve tekrar yakmak üzere odama döndü. Aynı hareketi birkaç kere daha tekrarlayınca kadından şüphelenmeye başladım. Aklıma kötü şeyler gelmeye başladı. Acaba kadının elindeki lamba kapıya çıkınca rüzgar tarafından gerçekten söndürülüyor mu idi; yoksa kadın tekrar tekrar girebilmek için bir bahane mi icad ediyordu?

Acaba bu kadın benim neler yaptığımı gözleyen ve evimin içinde birşeyler arayan bir casus mudur, diye düşünmeye başladım. Anlaşılan kadın da şüphelendiğimi, içime kurt düştüğünü sezmiş olacak ki sonuncu seferinde yanan lambasını iyice koruyup sönmesine engel olarak kapımdan çıktı ve evinin yolunu tuttu. Bir defa içime endişe düşmüştü, ben de gizlice odamdan çıkarak kadını izlemeye başladım. Evinin kapısına varınca kadın içeri girdi.

İçeriden küçüçük çocukların dinmeyen ağlayışları arasında annelerine "açız açız yemek ver bize." diye yalvardıklarını duydum. Kadın da çaresizlik içinde çocukları ile birlikte hüngür hüngür ağlıyordu.

Kapıyı vurarak içeri girdim. Kadın beni karşısında görünce önce şaşa kaldı ve arkasından ziyaretimin sebebini sordu. Üst üste dönüp lamba yakmasından şüphelendiğim için gizlice peşinden geldiğimi, ağlama seslerini duyunca da içeri girdiğimi söyledim.

Sözlerim bitince kadın derinden bir iç çekerek bana şu sözleri söyledi. "Yetim yavrularımla birlikte günlerden beri açız, buna rağmen günlerden beri bağrıma taş basıyor ve Allah'tan başkası önünde el açmanın küçüklüğüne katlanamıyordum. Fakat bugün sana gelirken sabrım iyice tükenmişti. Çocuklarıma birşeyler istemeye kararlıydım. Ama bir türlü cesaret edip halimi sana açamadım. Bu şaşkınlık ve çaresizlik içinde kapı ile odan arasında dönüp durdum. Lambanın sönmesini de utangaçlığıma bahane ettim."

Kadının bu sözleri bana çok tesir etmişti. Hemen eve gittim. Hazırda ne bulduysam alıp getirdim ve zavallı dula verdim. Kadının yüzüm gülümsemeye başladı ve yemeklik bir şeylerin eve girdiğini anlayan yetim yavruların çığlıkları da biraz hafifledi. Az önce içinden yaslı ağlayışlar yükselen evin kederi dinmiş yerine neşeli bir hava esmeye başlamıştı. O anda dara düşmüş komşunun sıkıntısına geçici olarak da olsa çare buldum diye içimde anlatılmaz derecede sevinç duydum."

Sözünün burasında rahibe "yeter söylediklerin bana kafidir." diyerek sözünü kestim. İki cihan güneşi Peygamberimizin (sav) bizim gözümüze, ebedi Cehennem'lik bir kafirden başka değer taşımayan bir ateşperest rahibine neden selam gönderdiğini iyice anlamıştım.

Daha önce putperest olan rahibin putperestliği yüzünden cehennemlikten sonradan müslüman olan komşuya yapmış olduğu yardımıyla Allah'ın hoşnutluğunu kazanır. Hak dini olan İslamiyyeti kabul ettiğinden dolayı böyle bir evliyanın, Peygamberimizin (sav) tavsiyesiyle ziyarete gelmesini hak etmiş, böylece değerli Müslümanların safhasına katılmış olur.

İnsanlığa ömrü boyunca merhamet ve yardımseverliği öğretmeye çalışan yüce Peygamberimiz (sav) rahibin komşusuna gösterdiği yakınlığı pek beğenmişti.

Yüce Allah (cc) cümlemizi komşularını yakından gözeten, sıkış anlarda onların yardımlarına koşmayı vazife bilen kullarından eylesin, Amin!...

Süleyman a.s. İle Doğan Kuşu

Bütün kuşların dilinden anlaması ile ün salmış Süleyman Peygamber'e bir gün doğan kuşu gelerek adamın birini şikayete koyulur ve der ki:

Bütün kuşların dilinden anlaması ile ün salmış Süleyman Peygamber'e bir gün doğan kuşu gelerek adamın birini şikayete koyulur ve der ki:

"Falanca adamın bir bahçesi var. Bahçe içindeki ağaçlardan birine yuva yaptım. Adam gelip yuvamı bozuyor. Ona bir şeyler söyleyin de bu hareketinden vazgeçsin."

Hz. Süleyman(a.s) hemen ağaç sahibini çağırarak, "Bir daha bu doğanın yuvasını sakın bozma!" diye tenbih ettikten sonra adamın karşısında şeytanlardan iki ifrite şu emri verdi: "Ey ifritler, ben sizin ikinizinde amiriyim. Gelecek yıl o adam doğanın yuvasını bozarsa, ikiniz onu yakalayacak ve iki parçaya ayırarak, bir parçasını doğuya, bir parçasını da batıya fırlatacaksınız."

Ertesi yıl gelip çattı. Ağaç sahibi, Süleyman Peygamber'in dediklerini unutup yine ağaca çıkarak doğan kuşunun yuvasını bozdu. Fakat bozadan önce bir muhtaca sadaka olarak bir parçacık ekmek vermişti. Doğan yine Süleyman Peygambere gelerek yuvasını bozan adamdan şikayetçi oldu.

Bunun üzerine Hz. Süleyman(a.s) iki ifrit'i çağırarak vazifelerini yerine getirmedikleri için, kendilerini cezaya çarpmaya niyetlendi ve dedi ki: "Ey ifritler!... Niye emrimi yerine getirmediniz? Şimdi sizi cezalandıracağım." Dedi

İfritler:

-Ey Allah'ın halifesi Süleyman!... Bahçenin sahibi ağacın üzerine çıkarak yuvayı bozmaya kalkıştığında onu yakalayıp tam emrinizi yerine getirecektik ki, o sırada Allah(c.c) gökten iki melek indirerek üstümüze musallat etti, getiremedik. Meğer adam bir yoksula sadaka vermiş. Melekler bizi yakaladıkları gibi birimizi ta doğuya, birimizi de ta batıya sürdüler. Böylece adam verdiği sadaka sayesinde tuzağımıza düşmekten kurtulmuş oldu

Duacı İle Meczup

Bir gün bir alim dua etmekte, dünyalar dolusu insan da amin demekteydi.
Meczubun biri:
- Ben bilmiyorum, bu amin ne demek ki? dedi.
Ona dediler ki:
- Hoca, Allah''tan ne diliyorsa" öyle olsun, öyle olsun, öyle olsun" diyoruz.
Meczup feryat ederk dedi ki :
- Hocanın dilediği ne olursa olsun, öyle de olmaz, böyle de olmaz. Onun dediği olmayacağına göre ne vakte kadar böyle uğraşıp duracaksınız? Allah ne isterse eksiksiz, fazlasız o olur ancak. Öyleyse artık kendiliğinizden ne istersiniz ki?
Ey oğul! Sana bir şey nasip olmayacaksa ne kadar böyle uğraşıp dursan da gönül yanışından başka bir kismetin olmaz. Fakat o  bir şey diledimi olur. Dilemezse gülünde diken biter ancak.
Uyarı!!!
Bir meczup ne söylerse onu kınama. O, bulunduğu makamda sarhoştur, aklı başında değildir. Sana düşen dilini tutman onun gibi söylememen.

Ücreti Gönder

Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri şöyle anlatmıştır:

Hizmetlerimi görmesi için bir köle satın almıştım. Gece evimde kalmasını istedim. Fakat geceleri kapılar kapalı olduğu halde evde yoktu. Sabah olunca eve geldi ve bana üzeri işlenmiş bir dirhem altın verdi. Bunu nereden aldın deyince:

"Efendim, ben size her gün böyle bir dirhem vereceğim. Karşılığında geceleri beni serbest bırakmanızı istiyorum." dedi.

O günden sonra her gece evden çıkıp gider, sabahleyin döner ve bir dirhem getirirdi. Aradan bir müddet geçti. Bir gün komşum yanıma gelip; "Kölen mezarları açıyor, kefen soyuyor." dedi. Bu söz beni çok üzdü. "Ben onu eve hapsedeceğim." dedim. Kapıları kilitledim, akşam oldu, yatsı namazından sonra kölem evden gitmek üzere kalktı. Tâkib ettim, kapalı kapılara işâret edince, kapılar açılıveriyordu. Evden çıktı. Bu halde peşine düşüp, gizlice onu tâkib ettim. Kurak bir yere vardı. Elbisesini çıkarıp üzerine eski bir çul giydi. Sabaha kadar namaz kıldı. Sabaha doğru şöyle duâ etti:

"Ey yüce sâhibim! Efendime götüreceğim ücreti gönder!"

Gökten üzerine bir dirhem düştü alıp cebine koydu. Bu işe çok hayret ettim. Kalkıp abdest aldım ve iki rekat namaz kıldım. Onun hakkında yanlış düşündüğümden dolayı tövbe edip, Allahü teâlâdan af diledim. Sonra da bu kölemi âzâd etmeye, serbest bırakmaya karar verdim. Fakat kölem kayboldu. Bir türlü bulamadım. Bu sebeple çok üzüldüm ve kederim gittikçe arttı. Bulunduğum kurak yerin de neresi olduğunu bilmiyordum. Bir müddet sonra karşıma kırata binmiş biri dikildi ve; "Ey Abdülvâhid! Burada ne oturuyorsun?" dedi. Durumu baştan sona anlattım. Atlı; "Senin bulunduğun bu yer ile memleketin arası ne kadar mesâfedir? Biliyor musun?" dedi. "Hayır bilmiyorum." cevâbını verdim.

"Süratli giden bir süvâri için altmış konaklık mesâfedir. Şimdi sen bulunduğun yerden ayrılma. Kölen bu gece yanına dönecek dedi."

Oturup bekledim, ortalık kararınca bir de baktım ki, kölem geldi. Yanında bir sofra vardı. Sofranın üzeri her çeşit yiyecekle doluydu. Bana; "Buyur ye efendim!" dedi.

O benzerini görmediğim yiyeceklerden yedim. Sabah namazından sonra kölem elimden tutup, duâ etti. Sonra birkaç adım attık. Birdenbire kendimi evimin önünde buldum. Kölem bana dönüp;

"Efendim, siz beni âzâd etmeye karar vermediniz mi?" dedi. "Evet." dedim. Yerden bir taş alıp âzâd edilme bedeli olarak bana verdi. Bir de baktım ki, taş altın oldu. Sonra ayrılıp gitti. Onun ayrılığından dolayı çok üzüldüm ve hep hasretini çektim.

Bu hadiseyi komşularıma anlatıp; "O, mezâr soyan değil nûr saçan imiş." dedim. Komşularım onun kerâmetlerini duyunca ağlayıp, hakkında yanlış düşündüklerinden dolayı pişman olup, tövbe ettiler.

Senin Sahibin Kimdir

Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri yaşadığı ibret verici hadîselerden bâzılarını, insanlara nasîhat ve ders olması bakımından nakletmiştir. Şöyle anlatmıştır:

Şöyle anlatmıştır:

Bir defâsında Eyyûb Sahtiyânî ile bir yolculuğa çıkmıştık. Şam'a doğru bir müddet yol aldıktan sonra siyah renkli bir köleye rastladık. Bir odun dengini sırtına alıyordu. Köleye:

"Senin sâhibin kimdir?" dediğim zaman; "Benim gibi bir kul!" cevabını verdi.

Aslında, benim asıl sâhibim Allahü teâlâdır demek istedi. Sonra başını kaldırıp; "Ey yüce Rabbim! Şu odunlar altın olsun. Bunları altına çevir." diye duâ etti. Bir de baktık odunlar altın olmuş!

Bize bakıp; "Görüyorsunuz değil mi?" diye sordu. "Evet görüyoruz." dedik.

Sonra tekrar; "Allah'ım bu altınları tekrar odun haline çevir." diye duâ etti. Duâsı kabul olunup tekrar odun halini aldı.

Sonra; "Âriflere sorunuz şüphesiz onların şaşılacak halleri bitmez, tükenmez." dedi.

Eyyüb Sahtiyânî de şöyle demiştir:

"Kölenin bu hâlinden ve sözünden dolayı hayretler içerisinde kaldım ve son derece mahcub olup utandım."

Sonra köleye; "Yanında yiyecek bir şeyler var mı?" dedim.

Bu sözüm üzerine eliyle işâret etti. Bir de baktık ki, önümüze bir cam kap içerisinde bal geldi. Balın rengi kardan beyaz, kokusu miskten güzeldi. Bize; "Yiyiniz! Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu bal arının yaptığı bal değildir." dedi. Hayâtımızda bu baldan daha tatlı ve lezzetli bir şey yememiştik. Bu işe çok şaştık. Köle sonra bize:

"Allahü teâlânın yarattığı böyle hallere şaşanlar ârif değildir. Kim bu işlerden dolayı şaşarsa, Allah'tan uzaktır. Kim de bu hârikulâde işleri görerek bu sebeple ibâdet ederse, şüphesiz o da câhildir." dedi.

Rabia Köle Olamaz

Râbia-tül Adeviyye biraz büyümüştü. Annesi ve babası vefât etti. Üstelik, Basra'da kıtlık ve fevkalâde pahalılık vardı. Bu hengâmede Râbia'nın ablaları dağıldılar. Kimsesiz kalan Râbia'yı zâlim bir kimse yakaladı ve hizmetçi olarak iş gördürdü. Sonra da köle olarak altı gümüş karşılığı bir ihtiyara sattı. O ihtiyarın hizmetçisi olarak, gösterilen zor işleri sabırla yapmaya çalışıyordu. Çok sıkıntılı günler geçirdi. Çok zahmetler çekti, fakat isyân etmedi. Allahü teâlânın takdirine râzı oldu. Edebi fevkalâde idi.
Bir gün karşısına bir nâmahrem, yabancı çıktı. Ondan sakınayım diye hızla giderken düşüp kolu kırıldı. Acz ve kırıklık içinde, mahzûn olmuş bir kalb ile Allahü teâlâya yalvardı.
"Yâ Rabbî! Garib ve kimsesizim. Yetim ve öksüzüm. Köle edildim. Bir de kolum kırıldı. Lâkin ben bunların hiç birine üzülmüyor, yalnız senin rızânı istiyorum. Benden râzı olup olmadığını da bilmiyorum" dedi.
Bu sırada bir ses duydu.

"Üzülme, sen âhirette meleklerin bile imreneceği bir makamda bulunacaksın." diyordu.
Râbia tekrar efendisinin evine döndü. Günlük hizmetleri yerine getirir, akşama kadar ayakta dururdu. Bununla beraber her gün oruçlu olur, geceleri de Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle geçirirdi. Bir gece efendisi uyandığında Râbia'nın odasından sesler geldiğini işitti. Pencereden bakınca, Râbia'nın, secde ettiğini, Allahü teâlâya şöyle yalvardığını duydu. Diyordu ki:
"Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim saâdetim senin huzûrunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibâdetten, bir ân geri kalmam. Fakat ev sâhibimin hizmetinde bulunduğum için ona hizmet ediyorum ve sana gereği gibi ibâdet edemiyorum..."
Ev sâhibi, bunları duydu. Ayrıca, Râbia'nın başı üstünde bir kandil bulunduğunu, kandilin bir yere asılı olmadan havada durduğunu, odanın o kandilin nûru ile aydınlandığını gördü ve hayretten dona kaldı.

"Artık Râbia köle olamaz!" diyordu.
Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah olunca hemen Râbia'yı çağırdı ve dedi ki:
"Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim."
Râbia;
"Gideyim." dedi.
Oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşti. Bütün vakitlerini ibâdetle geçirir, bir gün ve gecesinde bin rekat namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.        

Nereden ve Nasıl Aldın

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) hazretlerinin bir kölesi vardı. Ömrünün sonlarında her akşam iftâr vaktinde yemek getirirdi. Âdet-i şerîfleri öyle idi ki, nereden ve nasıl aldığını, kimden satın aldığını, onun san'atı ve mesleği ne olduğunu o köleden sormayınca o yemekden bir lokma ağzına koymazdı. Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) süâl etmeden, mubârek elini uzatıp, bir lokma yemekden aldılar.
Köle dedi ki:
- Ey Efendi. Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzatdınız.
Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) hazretlerinin mubârek gözleri yaş ile dolup, buyurdu:
- Yâ Gulâm. Açlık bana sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl başıma geldi. Şimdi bana haber ver ki, bu akşam yemeği nereden getirdin.
Köle dedi ki:
- Câhiliyye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etdim. Onlara hoş geldi. Bana dediler ki, şimdi bir nesnemiz yokdur. Va'd etmişlerdi ki, elimize birşey geçdikde sana iyilik ederiz. Ben bugün gördüm ki, onların elleri doludur. Ben va'dlerini hâtırlatdım. Yiyeceği bana verdiler.

Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) bunu işitdi. Çok üzüldü. Ağladı. Yemeği önünden atdı. Parmağını boğazına o kadar sokdu ki, kay' etdi. O lokma karnından dışarı geldi. Kendine eziyyet verdi. Mubârek yüzü göğerdi ve karardı. Mubârek yüzünün şeklinin değişikliğini görenler, bir mikdâr su içmesini ve bu üzüntüden halâs olacağını söylediler. Sıcak su getirdiler. İçdi, bir kerre dahâ kay' etdi. Rahâtsız oldu. İnceledi ki, karnında bir şey kalmadı.
Dediler ki,
- Yâ Sıddîk, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı mıdır. Buyurdu ki, evet. Resûlullah (s.a.v) hazretlerinden işitdim.
Buyurdular ki,
- Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, yidiği harâm olan kimselere Cenneti harâm etmişdir.
Sonra başını yukarı kaldırıp,
- Yâ ilâhel âlemîn! Yidiğim lokma için elimden geleni yapdım. O lokmaları kay' etdim. O lokmadan damarlarımda birşey kaldı ise afv et. Bu za'îf kulun, Cehennem azâbına dayanamam diye, düâ buyurdu.
Bu o Ebû Bekrdir ki, Resûlullah (s.a.v) hazretleri, (Ebû Bekr benim gözüm ve kulağım gibidir) buyurdu.

Kölenin Verdiği Ders


Bir zamanlar, Belh'te büyük bir kıtlık meydana gelmişti. Öyle ki, açlıktan bütün halk tam bir fâciânın eşiğine gelmişti. Çektikleri dert ve ıztıraptan dolayı kalpler yorgun düşmüş, sıkıntı ve yokluk yüzünden sîmâlara hüzün çökmüştü. Gönüllerden taşan sessiz feryatlar, duâlar hâlinde gökyüzüne yükselmekte, akıttığı kanlı yaşlarla gözler toprağı sulamaktaydı. Lâkin ne tuhaftır ki, çarşıda, ahâlînin bütün bu kederli hâline bir nebze bile aldırış etmeden dolaşan, yüzünde güller açmış, neş'eli meczup bir köle vardı. Onun bu davranışına bir mânâ veremeyen yerli halk, başına toplanarak biraz şaşkın, biraz da kızgın bir üslûb ile o köleye hitâben:
-Bütün insanlar mahzun iken, sen bu derece şen-şakrak olmaya utanmıyor musun? Niçin bu kadar gülüyorsun?" diye sordular.
O meczup köle, kendisine yöneltilen bu suâle, yine mütebessim bir çehre ile şu mukābelede bulundu:
-Ben hiç dert ve kasâvet çekmiyorum. Zira bir köyü ve çiftliği bulunan bir ağanın kölesiyim. Onun güven dolu idâresi altında huzurla yaşamaktayım. Onun gücü, benim gönlümdeki meşgûliyeti ve derdi ortadan kaldırmıştır.
Bu manzaraya şâhit olanlar arasında Şakîk-i Belhî de bulunuyordu. O kölenin vermiş olduğu cevâbı duyduğunda, hikmet dolu bu ifâde karşısında birden bire sarsıldı, tevekkül ve teslîmiyet ufkunda, daha kat etmesi gereken ne kadar da çok mesafe olduğunun idrâki içerisinde derin düşüncelere daldı. Bir müddet sonra da dilinden dökülen şu cümleler gönlüne tercüman oldu:
-Yâ İlâhî, Sen ne kadar yücesin! Şu köle, -bütün kâinâta nisbetle iğne ucu kadar bile olmayan- bir köye sahip, kendisini himâye edecek efendisi olduğu için bu kadar neş'elidir.
Ey Rabbim! Sen ki, Mâlikü'l-Mülkʼsün / mülkün yegâne ve gerçek sahibisin, rızkımızı vereceğini de tekeffül etmişsin. Buna rağmen şu bizim kalbimizi bu kadar çok dert ve ıztırap içinde bırakan gafletimiz neyin nesidir?
Rivâyete göre, işte bu hâdise neticesinde Şakîk-i Belhî Hazretleri, dünyevî endişeleri bir kenara bırakarak kendini tamamen Hakk'ın yoluna verdi. O günden sonra esbâba tevessül edip, yani sebeplere sarılarak rızkını kazanmaya çalıştı. Rızık endişesini, hiçbir zaman kalbinin ucundan bile geçirmedi. Ömrünün sonuna kadar huzur içinde yaşadı. Tevâzû içerisinde dâimâ şu sözü tekrarlayıp durdu:
-Ben bir kölenin talebesiyim. Her ne bulmuş isem onun (bana vermiş olduğu şu hikmetli teslîmiyet dersi) sâyesinde bulmuşumdur.

(Hucvirî, s: 210-211; Ayrıca bkz: Attar, s: 208; Kuşeyrî, s: 90)

Hayra Niyet Edince

Keçecizade Hayrettin Efendi adında dar gelirli bir esnaf, padişahların yaptırdığı selatin camilerini görüp imrenerek, “Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” (Tevbe, 9/18.) ayetindeki müjdeye nail olmak için bir cami yaptırmaya niyet eder.

İmkânları yetersiz ama niyetinde kararlıdır. Para biriktirmeye başlar. Canı bir şey istediğinde, almayıp: ‘Sanki yedim!’ der ve parasını bir kenara koyar. 20 yıl sonra biriktirdiği paralar küçük bir cami yaptıracak miktara ulaşınca Fatih semti Kırbacı sokağındaki mütevazı camiyi yaptırır ve arzusuna nail olur. Cami halk arasında ‘Sanki Yedim Camii’ olarak anılmaya başlar.


Niyetinde ihlaslı olup da azmeden kişiyi Yüce Mevla işlerinde başarıya ulaştırır. Bu sayede hiç ummadığı yerden ve hiç ummadığı bir zamanda yollar açılır ve zor işler kolaylaşır. Kişi sonuca ulaşamasa bile, niyet ve kararlılığının sevabını almış olur…

Sermayesi Eriyen Adam

Bağdat yazın sıcak günlerinden birini yaşıyordu. İnsanlar güneşin hararetinden serinleyecek bir köşe arıyor, ağaç gölgelerine sığınıyordu. Adamın biri de dağlardaki mağaralardan getirdiği buzları satmaya çalışıyordu. Gelin görün ki o gün satışlar pek iyi gitmemiş, buzlar da öğlen sıcağında erimeye yüz tutmuştu.

Tek sermayesi olan buzların erimesi karşısında adam, canhıraş bağırmaya başladı: “Sermayesi eriyen bu fakirden buz alan yok mu?” O sırada talebeleriyle oradan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdadi; kulağına bu sözler çarpınca aniden durur, olduğu yere çöker ve başını ellerinin arasına alır. Talebeler telaşlanır: “Ne oldu hocam?” diye sorarlar. Büyük âlim onlara: “Bu adamın söylediklerine dikkat edin! Eriyenin sadece buzlar değil, aynı zamanda ömrüm olduğunu fark ettim. Sıcak, adamın maddi sermayesi olan buzları eritip tükettiği gibi, zaman da asıl sermayemiz olan ömrümüzü tüketiyor, hissedebiliyor musunuz? Adamın buzlarına içinin sızlandığı kadar, ömürlerinin boşa tükenmesine karşı içi sızlanmayanlar ziyandadır…”

Cimri

Celaleddin-i Rumi anlatır cimrinin hikâyesini: Dünyalıktan nasibi cömertçe verilmiş, ancak gönül fakiri cimri bir adam vardı. Bir gün bu adam camiye gitti. Tam namaza başlarken, “Acaba evden çıkarken kandili söndürdüm mü?” diye düşündü. Hemen evine koşarak kapıyı çaldı. İçerden ses veren hizmetçiye: “Sakın kapıyı açma… Odada kandil yanıyorsa hemen söndür. Kandilin yağı tükenmesin”, diye emretti. Hizmetçi: “Peki, kandili söndüreyim, ama kapıyı neden açmayayım?” diye sordu. Cimri adam: “Kapının tokmağı aşınmasın.” dedi. Hizmetçi cimri adama hatırlatmak istercesine sordu: “Güzel… Kapıyı da açmayayım. Ama sen camiden eve kadar yürümekle pabuçlarının eskiyeceğini düşünmedin mi?” Cimri: “Düşünmez olur muyum hiç… Buraya kadar çıplak ayakla geldim.”

Cimrilik insanın dengeyi bozup aşırıya kaçmasıdır. Aşırılıktan uzak, orta ümmet olmanın gereği orta yolu tutmaktır. Mümin, Kur’an’ın ifadesiyle ne elini boynuna bağlayıp cimrilik eder, ne de çok saçıp savurarak müsriflik yapar. (İsra, 17/29.) O, bu ikisinin arasında dengeyi yakalayan kimsedir. Çalışır kazanır, Rabbinin nasip ettiğine kanaat eder. Kendisine rızık olarak verilenlerden infak eder.

Azmin Zaferi

Meşhur fıkıh âlimi İbn Hacer ilim tahsiline çok küçük yaşlarda başlar. Ancak dersleri anlamakta zorlanır ve arkadaşlarından hep geri kalır. Bir düşüncedir sarar İbn Hacer’i. Bunca çalışmaya rağmen muvaffak olamamanın üzüntüsüyle ilim tahsilinden vazgeçer ve köyüne dönmeye karar verir.

Sıcak bir yaz gününde yola revan olur. Yorgunluk ve sıcaklığın tesiriyle bir mağaraya sığınır. Mağaranın tavanından sızan su dikkatini çeker. Tavandan sızan su, küçük bir damla hâlinde yerdeki taşın üzerine düşmektedir. Düşen damlanın tesiriyle bir oyuk meydana gelmiştir taşta. Oysa taş sert, su damlası ipek kadar yumuşaktır. Buna rağmen bu zayıf gibi görünen damla, kim bilir kaç senedir ısrarla damlamış ve sert bir taşı delebilmiştir. Kendi kendine: “Benim kafam şu taştan daha sert değil ya! Üstelik ben şu bir damla sudan daha güçlüyüm.” der ve ilim tahsiline sabırla devam eder, çalışarak büyük bir âlim olur.

İbn Hacer; o gün bugün onu ilme yönlendiren bir taş olması sebebiyle “taşın oğlu” manasında İbn Hacer lakabıyla anılır.

Oğlunun Seni Bırakacağı Yer

Yaşlı adam eşini kaybedince oğluyla gelininin yanına sığınır. Önceleri onu iyi karşılayan oğlu ve gelini yaşlı adamın sağlığı iyice bozulup kendine bakamaz hâle gelince kendilerince çareler düşünürler. Sonunda babanın uzak bir yere götürülme fikri ortaya atılır. Oğlu başta tereddüt etse de sonunda bu fikri uygulamaya karar verir.
Bir sabah babasına onu pikniğe götüreceğini söyler. Baba oğul yola koyulurlar. Şehrin dışına çıkarlar, dağlara doğru giderler. Oğlu bir yeri gözüne kestirir, burada duralım der. Ancak babası orayı beğenmez. Biraz daha giderler, oğlu durur ve burası iyi, der. Ancak yaşlı adam burayı da beğenmez, biraz daha ilerlemek ister. Biraz daha giderler ve dururlar. Ancak yaşlı adamın burası da hoşuna gitmez. İyice kızan oğlu babasına, neden devam etmek istediğini sorar.
Yaşlı adam acıyla gülümseyerek: “Beni ilk bıraktığın yer, babamın babasını bıraktığı yerdi. Sonraki yer, benim babamı bıraktığım yerdi. Sonraki yerde durmayıp devam etmek istedim, çünkü torunumun seni nereye bırakacağını merak ettim.” der.

Göl Olmaya Calışmak

Hint usta, çırağının sürekli şikâyet etmesinden usanmıştır. Bir gün ondan tuz getirmesini ister. Çırak tuzu getirdiğinde ustası ona bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, ustanın dediğini yapar; ancak tuzlu suyu içtiği an yüzünü ekşitir.

“Tadı nasıl?” diye soran ustasına öfkeyle: “Acı!” der. Usta gülerek çırağını dışarıya çıkarır. Gölün kıyısına kadar yürürler. Bu sefer çırağına bir avuç tuzu göle atıp gölden su içmesini söyler. Çırak tekrar söyleneni yapar. Usta aynı soruyu sorar: “Tadı nasıl?” Bu kez çırak, “Ferahlatıcı!” diye cevap verir. “Tuzun tadını aldın mı?” diye sorar usta. “Hayır.” diye cevaplar çırak.

Bunun üzerine usta suyun kenarındaki çırağın yanına oturur ve şöyle der: “Hayattaki sıkıntılar tuza benzer. Ne azdır ne de çok. Sıkıntıların miktarı hep aynıdır, ancak bu ıstırabın acılığı neyin içine konulduğuna bağlıdır. Yapman gereken, sana sıkıntı veren şey ile ilgili his dünyanı genişletmektir. Bunun için bardak olmayı bırak ve göl olmaya çalış…”

İyilik Tohumları Ekmek

“Kötülük bir tohumdur.” der Celâleddîn-i Rumî, “Tıpkı iyilik gibi.” Büyük ve küçük demeden ekilen her bir tohum insanları, toplumları ve dünyayı değiştirecek kadar güçlü nüveler taşır özünde. İyiliklerin yeşermesini istiyorsak daha nüve hâlindeyken kötülükleri engellemek gerek. Hikmet ehli bedevinin hikâyesini anlatır bu gerçeği nazara vermek için:

Çölde devesiyle yol alan bedevi, susuzluktan kurumuş bir garibe rastlar. Kendisinden su isteyen garibe acır ve insaniyet namına devesinden inerek ona su verir. Suyu kana kana içen adama can gelir ve hemen bedeviyi iter. Deveye atladığı gibi oradan kaçmaya yeltenir. Hayret ve ibretle olanları izleyen bedevi, hırsızın arkasından şöyle seslenir: 

“Ey yolcu! Tamam deveyi al git ama sakın bu olanları başkasına anlatma.” Bu isteği tuhaf bulan hırsız duraksayıp sebebini sorar. Bedevinin cevabı kötülüklerin yayılmasının, iyiliği de ortadan kaldıracağının hikmetli ifadesidir: “Eğer bunu başkalarına anlatırsan, bu her yerde duyulur ve insanlar bir daha çölde susuz kalmış birini gördüklerinde ona asla yardım etmez.”

En İyi Buğday

Her yıl yapılan en iyi buğday yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi: 

-“Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor.” dedi.

-“Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz?” diye sorulduğunda,

-“Neden olmasın.” dedi çiftçi. “Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.”

Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.

Aklım Kesiyor

Ünlü bir hekim olan İbn Sînâ aynı zamanda matematik konusunda deha seviyesindedir. Babası onu çocukken matematik üzerine hassas eğitim veren bir okula gönderir. Ancak İbn Sînâ; cebir ve geometriyi bir türlü beceremez, okuldan kaçar ve babasından korktuğundan eve dönmez. Bir kervana katılır. 

Kervanbaşı, kervanın en küçüğü olan İbn Sînâ’yı su alması için bir kuyuya gönderir. Sapına ip bağlı kovayı kuyudan çekerken ipin, sürtündüğü taşı kestiğini görür ve kendine sorar: “Bu ip taşı nasıl keser?” Biraz daha düşünür: “İp, çok uzun zamandır bu taşa sürtünüyor ve aynı yere sürekli sürtüne sürtüne demek ki taşı kesebiliyor. Madem ip bile taş kesiyor, benim aklım niye cebiri kesmesin?” der.

Okuluna döner ve bildiğimiz tıp dehası İbn Sînâ olur.

Püf Noktası

Vaktiyle testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu edermiş. Ne yazık ki her defasında ustası ona: “Sen daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.” dermiş.

Ustasının bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamamış ve gidip bir dükkân açmış. Açmasına açmış da yeni dükkânında yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlamış. Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçememiş.

Nihayet ustasına gitmiş ve durumu anlatmış. Usta: “Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır.” demiş. 

Usta bunun üzerine tezgâha bir miktar çamur koymuş ve “Haydi! Geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.” demiş.

Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyip zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp gidermiş. Böylece çırak da bu sanatın “püf!” denilen noktasını öğrenmiş.

Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra “püf noktası” denilmeye başlamış.

Yaşam Ve Kahve Fincanı

Bir grup eski öğrenci, emekli hocalarını ziyarete gitmiş. İşlerinden ve sorunlarından söz etmişler. Hoca, iş yaşamında her biri önemli yerlere gelmiş eski öğrencilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş. Biraz sonra değişik boy, renk ve kalitede birçok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş.

Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini almalarını söylemiş.

Tüm eski öğrenciler, kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara:

“Farkına vardınız mı bilmem. Zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı. Masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan değil kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız. Yaşam kahveyse iş, para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca yaşamı tutmaya yarayan araçlardır ama yaşamın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz.”

Yeşim Taşı

Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyar ve mücevher ustası olmaya karar verir. "Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım." diye düşünür ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlar. Sonunda bulur ve yanına varır. Bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilir. Genç adam, taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatır. Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinler, sözleri bitince de ona bir taş uzatır, "Bu bir yeşim taşıdır.” dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakır ve avucunu kapatır. "Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir ay boyunca hiç açma. Bir ay sonra tekrar gel." der.

Genç adam evine döner, kendisini merakla bekleyen ailesine neler olduğunu anlatır. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk üslubu nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi gittikçe artar. "Nasıl böyle bir şey yapmamı ister. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Buna bir ay boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım?” diye devamlı söylenir, her önüne gelene ustadan yakınır ama avucunu da hiç açmaz. Avucu kapalı uyur, bütün işlerini diğer eliyle yapar. Ve bu duruma giderek alışmaya, diğer elini de çok rahat kullanmaya başlar. Yanlışlıkla avucu açılıp taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyur. Böylece bir ay geçer. Her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir ayı tamamlar.

Ve o gün gelir. Genç adam tam bir ay sonra, büyük ustanın karşısına çıkar. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince genç adam -ne kadar saçma bulursa bulsun- bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatır, avucunu açar. “İşte taşın.” der, "Bir ay boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım?" Yaşlı usta sakin bir sesle cevap verir: "Şimdi sana bir başka taş vereceğim, onu da aynı şekilde bir ay boyunca avucunda taşıyacaksın.” Bu söz üzerine genç adam bütün sükûnetini kaybeder, bağırıp çağırmaya başlar. Genç adam bağırıp çağırırken, yaşlı usta ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırır. Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan genç adam, bir anda elindeki taşı hisseder. Taşı biraz daha sıkar ve heyecanla konuşur: "Bu taş yeşim taşı değil usta!”

Öğrenmek için zaman gerekir, sabır gerekir, ustaları izlemek gerekir. Dünya hızlandıkça zaman kısalabilir ama öğrenmenin esası değişmez.

Kölenin Dört Duası

Yesrib şehrinde bir adam kavminin ileri gelenlerini topladı. Kölesine dört dirhem vererek bununla misafirler için çeşitli meyveler satın alıp getirmesini emretti.Köle çarşıya çıkmak üzere evden ayrıldı. Yolda giderken Mansur b. Ammar mescidine uğradı. Orada Allah dostlarından Mansur’u ziyaret edip onun duasını almak istedi. Mescide girdiğinde gördü ki Mansur, bir fakire vermek üzere bir şeyler istiyordu. “Kim bu yoksula dört dirhem verirse, ona dört duâda bulunacağım” diyordu.

Bu Allah dostunun sözlerinden etkilenen ve acaba hangi duayı yapacak diye merak eden köle, elindeki dirhemleri o fakire verdi.

Bir fakirin ihtiyacını gidermenin sevinciyle Allah’a hamdeden Mansur ona dedi ki:

- Dua etmemi istediğin şeyler nelerdir söyle bakalım!

Köle:

- Benim bir efendim var, ondan kurtulmak istiyorum, dedi.

Mansur, bunun için dua etti.

Sonra dua etmemi istediğin diğer şey nedir? dedi.

Köle:

- Allah’ın, dirhemlerimi yerine koyması için dua ediniz, dedi.

Mansur, bunun için de dua etti. Sonra,

Diğeri nedir, dedi.

Köle:

- Efendimin Allah’a tevbe etmesini istiyorum. Onun için dua buyurunuz, dedi.

Mansur bunun için de dua etti.

Sonra köleye,

Diğeri nedir, dedi.

Köle:

- Allah’ın beni, efendimi, seni ve kavmin adamlarını bağışlamasını istiyorum, dedi.

Mansur bunun için de dua etti.

Dört konuda Mansur’un duâsını aldıktan sonra köle oradan ayrılarak çıkıp gitti.

Eve döndüğünde Efendisi ona:

- Niçin geciktin, diye sordu.

O da olan biten hadiseyi anlattı.

Efendisi ona:

- Hangi konularda dua istedin, dedi.

Köle:

- Ben kendimin azadlığımı istedim, dedi.

Efendisi:

- Git sen hürsün dedi.

Sonra ne için dua ettiğini sordu.

Köle:

- Allah’ın dirhemleri yerine koymasını istiyorum, dedim. Bunun için de dua etti.

Efendisi:

- Al sana dört dirhem, dedi.

Ve üçüncü duayı sordu.

Köle:

- Senin Allah’a tevbe etmen için dua istedim. O da bunun için dua etti dedi.

Efendisi:

-Allah’a tevbe ettim, dedi.

Dördüncüsünü sordu.

Köle:

- Allah’ın beni, seni, Mansuru ve kavmi bağışlaması için dua rica ettim.

O da bu duayı yaptı, dedi.

Efendisi:

- Bu benim elimde değildir, dedi. Kölesine çok müsamahalı, affedici ve bağışlayıcı davrandı. Gece olup istirahata çekilince rüyasında, sanki birisi ona şöyle seslendi:

“- Sen kendine ait olanı yaptın. Benim bana ait olanı yapmayacağımı mı sanırsın?!

Ben Azimüşşan da seni, köleyi, Mansur’u ve mecliste hazır olanların hepsini bağışladım.”

İnsan kendi üzerine düşeni yapar, Allah yolunda fedakârlığını gösterirse, onun gayretini, fedakârlığını ve sadakatini gören Allah celle celâlühü kulunu, engin merhameti içine alıverir. Ona yaptığından daha fazlasını verir.

Zira O, Ekremül-Ekremîn’dir. Cömertlerin en cömertidir.

Kuluna ikram etmeyi sever.

İkram ve ihsanı, af ve mağfireti boldur.

O, Erhamürrahımin’dir. Merhametlilerin en merhametlisidir.

Kuluna merhamet eder…


Kulunu sever ve affeder…

Kulunun günahlarını, hatalarını setreder …

Kulunu hıfzeder …

Kulunu mağfiret eder…

Yeter ki kul kul olsun!..

Kulluğunda dâim olsun, samimi olsun!..

Allah Teâlâ:

“ Resûlüm! Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver.” (Hıcr sûresi:49) buyuruyor.

Kul içten gelerek hakiki kulluk yapabilir, insanları sevip hoş görebilir ve onları affedebilirse; Rabbimizin engin rahmetine ve mağfiretine kavuşur.

İnsanoğlu dünyada iken Allah’ın kullarını affedip bağışladıkca, asıl kendisi o zor günde, mahşerde, bağışlanmayı hak etmiş olur.

Zira insan affede affede affa layık hale gelir.

Biz de Allah’tan af, mağfiret, rahmet ve güzel akıbet niyaz ederiz.
Mustafa Eriş
Altınoluk Dergisi2009 - Mayis, Sayı: 279

Kaçak Köle

Amr b. Leys’in (*) kölelerinden biri kaçmıştı. Takibine gidenler tutup getirdiler.
 

Vezirlerden biri bir işten dolayı köleye kızgındı. Padişaha dedi ki:
 

- Diğerlerine ibret olması için bunu derhal idam etmek gerekir. Onlar da bir daha böyle bir harekette bulunamaz.

Köle, Amr’ın huzurunda yerlere kapanarak dedi ki: - Sizin buyruğunuza karşı bizim naz ve niyazımız faydasızdır. Hükmünüze kimse itiraz edemez.Fakat kulunuz bu hanedanın nimetiyle büyümüş olduğum için, kıyamette benim yüzümden cezaya uğramanızı istemem. Eğer beni öldürmeye karar verdiyseniz, bunu meşru bir şekle koyunuz. Meselâ müsaade ediniz, ben şu veziri öldüreyim, siz de beni kısasen katlediniz, o zaman beni haksız olarak öldürmüş olmazsınız!

Padişah güldü, vezire dönerek,
 

-Ne dersin? dedi.
 

Vezir yerlere sürünerek,
 

-Aman sultanım, babanızın başı için bu haramzâdeyi affediniz ki benim başımı da belâya sokacak. Fakat bilginlerin sözüne önem vermediğim için kusur benimdir.
 

Bilgeler ne güzel söylemiş:
“Bir atıcıyla savaşan, kesinlikle bilmeyerek kendini telef eder. Düşmanına karşı ok attığın zaman sen de onun okuna hedef olursun.”

* 18 Amr b. Leys: 879-902 yılları arasında hüküm süren Saffârî hükümdarı. Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

Gemideki Köle

Padişahlardan biri acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, gemi yolculuğunun zahmetini tatmamıştı. Bağırıp çağırmaya başladı, korkusundan titriyordu. Ağıdını dindirmek için ne kadar uğraştılarsa boşa gitti. Kölenin bu hali padişahın da keyfini kaçırdı. Gemide bulunanların hiçbiri onu sakinleştiremedi.

Yolcular arasında bir hakîm vardı. Padişaha şöyle söyledi:

- Eğer müsaade ederseniz ben onu çabuk sustururum.

Padişah, “Lutfedersiniz” deyince, o bilgenin emriyle köleyi denize attılar. Köle, dalgalar arasında yuvarlanarak birkaç defa batıp çıktıktan sonra saçından tutup gemiye doğru çektiler. Gemiye yanaşır yanaşmaz iki eliyle dümene sarıldı, yukarı çıkarıldıktan sonra da bir köşeye oturdu ve sesi kesildi.
 

Bilgenin bu tedbiri padişahın çok hoşuna gitti ve bundaki hikmeti sordu. Bilge dedi ki:

- Önceden boğulmak acısını tatmadığı için gemideki selâmetin değerini bilmiyordu.
 

İşte bunun gibi, sıhhatin kıymetini de hastalığa tutulanlar bilir. Ey karnı tok kişi! Arpa ekmeği sana hoş gelmezse de bana nimettir. A’raf cennettekilere cehennem olsa da cehennemdekilere cennettir.
Yarini sinesine saran aşıkla, hasretle gözü yollarda kalan çaresiz kişi bir midir?

Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

Efendisinin Kulağını Çeken Köle

Hazret-i Ömer (r.a) hilâfeti zemânında, Şâm şehrine gitmek îcâb etmişdi. Se'âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden bir cemâ'ati de yanlarına alıp, Medîne-i Münevvereden çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir deveden başka bineceği yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir sâat hazret-i Ömer (r.a) o deveye binerdi. Mugîre yaya kalınca, deveyi yederdi. Bir sâat Mugîre binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın hikmeti, Şâm şehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti Mugîreye gelmişdi.


Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ömere geldiler, dediler ki,


-Efendim, ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se'âdetle sizin binmenizi ricâ ederiz.


Hazret-i Ömer buyurdu ki,


-Önce nöbet benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bineyim.


Eshâb-ı güzîn dediler ki,


-Bugün Şâm şehrine girilecekdir. Şâm şehrinin bütün ileri gelenleri, sizi karşılamağa gelirler. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürümek münâsib değildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı makbûl tutup, red etmeyiniz.

Hazret-i Ömer (r.a) huzûrsuz olup, dedi ki,


-Siz bu evhâmdan kurtulmadınız mı? İslâm dîninin kadrini böyle mi anladınız. Bize islâm şerefi yetmez mi. İslâm dîninden ekrem ve eşref bir nesne var mıdır. Bu se'âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir. Dîn-i islâm tâcını başına koymak, kime müyesser olmuşdur. Resûlullahın (sav) getirdiği islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehâdeti dilimize çırağ eyledi. Kur'ân-ı azîm ile kalbimizi münevver eyledi. İslâmiyyetin kadrini acaba niçin anlamamışsınız ki, kendinizi halka, at ile, don ile göstermek istersiniz. Yalnız Habîb-i ekremin (sav)ümmeti olmak şerefi size yetmez mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olamayıp, bir şey diyemediler.

Mugîre, bu güç zemânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin (r.a) huzûr-ı şerîflerine getirip, çökdürdü ve dedi ki,


-Yâ halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Bu ahvâl gönlümden geçmişdir. Eshâbın rey'i ile değildir ben düşündüm. Kalbimden halâl eyledim. İhsân eyle ve benim isteğimi kabûl eyle. Bugün deveye se'âdetle sizin binmenizi ricâ ederim, dedi.
Emîr-ül mü'minîn önünde eğilip,


-Yâ halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimâs eyledi.


Hazret-i Ömer (r.a) Mugîrenin cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o gün se'âdetle deveye bindiler.

Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdirdi ki,


-İşte bugün Şâm şehrine girmek müyesser oldu. Buradan sağ ve selâmetle çıkacağımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde hakkı var ise, gelip bizden taleb eylesin.


Bütün islâm askeri hazret-i Ömere hayr düâ eylediler.


Dediler ki,


-Yâ Allahü teâlânın halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz değildir. Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle çağırdılar. Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi şükrân üzere olduklarını hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından kimse gelmeyince, hazret-i Ömerin Mugîre adlı kölesi ileri gelip, dedi ki,


-Yâ Emîr-el mü'minîn! Birgün, hiç suçum yok iken, kulağımı çekip, ağrıtdın. Diyorsunuz ki, kimin hakkı var ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu hakkım sizin üzerinizdedir, bilmiş olunuz.


Hazret-i Ömer (r.a) buyurdu ki,


-Yâ Mugîre gel, sen de benim kulağımı çek, berâber olalım.


Eshâb-ı güzîn hep birden tekbîr getirdiler.


Arablarda âdetdir ki, bunun gibi bir acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr getirirler.


Dediler ki,


-Yâ halîfe, senin gibi âdil pâdişâh gelmemişdir. İ'tikâdımız budur ki, şimdiden sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu şeklde küstâhlığa cür'et etmesi uygun mudur. Husûsen kişi, kendi kölesini azârlamasına bir şey lâzım gelmez. Nerede kaldı ki, bir mikdâr kulağını çekmiş olsun. Kölenin üzerine gidip,
-Niçin edebsizlik eyledin diye azarladılar.


Hazret-i Ömer (r.a) buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitmeyin ki, âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtulmak evlâdır. Sonra, yâ Mugîre, gel sen de benim kulağımı çek. Dünyâda senin ile halâllaşalım, âhırete kalmasın, dedi. Mugîre de hazret-i Ömerin kulağına yapışıp, bir mikdâr çekdi. Hazret-i Ömer, buyurdu,


-Yâ Mugîre, niçin ziyâde çekmedin.


Mugîre dedi ki,


-Ahıretde kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın benim üzerimde kalır.


Hazret-i Ömer (r.a) böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu kabûlden çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib değilmidir ki, efendisi hakkında bu şekilde cezâ verdi. Efendisi Hak ehli olduğunu muhakkak bilip, değil huzûrsuz olmak, kalb-i şerîflerine zerre kadar bir şübhe gelmediğine iitikâdı temâm olduğundan, bu fi'ile cesâret etmişdir. Belki hazret-i Ömerin (r.a) Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti şerîfleri ona, evvelki durumundan dahâ çok artmışdır.


Hazret-i Ömerin (r.a) menâkıb-ı şerîflerine nihâyet yokdur. Yalnız bu yetmez mi ki, rey'lerine uygun olarak onyedi yerde, Cebrâîl aleyhissalâm Resûlullah (sav) hazretlerine âyet-i kerîme getirmişdir. Tefsîr ve târîh kitâblarında da vardır.

Kaynak: Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin

Yahudinin Selamı

Resuli-Ekrem (.s.a.a)'in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.a)'ın huzurunda oturmuştu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine

- Essamu aleykum' yani 'ölüm üzerinize olsun'dedi. Uzun sürmedi, başka biri daha geldi. O da selam yerine

- Ölüm üzerinize olsun' dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)'i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi, ve

- Ölüm sizin üzerinize olsun...' diye bağırdı.

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu:

- Ey Ayşe küfür etme, küfür şekillenirse en kötü ve çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa, onu güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini azaltır. Niçin sinirlenip öfkelendin?

Ayşe:

- Görmüyor musun ya Resulullah'ın, bunlar küstahlık ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar? - Evet, görüyorum onun için bende, 'Aleykum' yani 'sizin üzerinize olsun' diye cevap verdim, bu kadarı kafiydi.'

Yahudinin İnkarı ve Altın

İsa Aleyhisselâm bir Yahudi ile yola çıkar. Yanlarına ekmeklerini de almışlardı. Fakat Hz. İsa'nın iki, Yahûdinin ise üç ekmeği vardı. Yahudi, Hz. İsa'ya göstermeden ekmeğin birini yedi. İsa aleyhisselâm, Yahûdinin üç ekmeği olduğunu biliyordu.

— Senin üç ekmeğin vardı, biri ne oldu? diye sordu.

Yahudi: «Benim ekmeğim iki idi» diyerek yalan söyledi.

Yollarına devam ediyorlardı. Bir cüzzamlı hastaya rastladılar, İsa aleyhisselâm asası ile hafifçe bir vurunca hasta iyileşti. Yahudi bunu gördü, îsa (a.s.) yine ekmeğinin kaç olduğunu sordu. Yahudi: «İki» diye cevap verdi.

Biraz ileride bîr âmâya rastladılar, İsa aleyhisselâm teveccüh etti âmânın gözleri açıldı!

— Ekmeğin kaç idi? diye sordu.

O yine iki olduğunu söyledi. Bu minval üzere Isa aleyhisselâm'ın mu'cizelerini gördüğü halde Yahudi îman etmemekte ısrar eder ve yollarına devam ederler.

Bir müddet sonra İsa aleyhisselâm bir ağacın gölgesinde yatıp uyumaya başlar. O muhitin valisinin hasta bir kızı vardı. Ölüleri dirilten, hastalara şifa veren zatın kendi memleketine geldiğini duyup aratmaya başlar. Ağacın altında uyumakta olan İsa Ruhullah'ın yanına varırlar. Yahudi gelenlere ne aradıklarını sorar. Onlar meseleyi anlatıp hasta çocuğun iyileşmesi için yardımını dilediklerini söylediklerinde; Yahudi: «O sizin aradığınız benim... Getirin hastayı iyileştireyim» der.

Hastayı getirdiklerinde deynekle bir vurunca çocuğu öldürür. Yahûdiyi hemen yaka-paça valinin huzuruna çıkarırlar.

— Çocuğu öldürdüğü için öldürün bunu!, der vali.

Bu sırada İsa aleyhisselâm uykusundan uyanıp asasının kaybolduğunu görür ve biraz sonra da meseleyi öğrenir. Kerameti asada sanan yahûdinin asılmak üzere olduğunu görüp:

— Bu benim arkadaşımdır. Bunu serbest bırakırsanız, çocuğunuzu biiznillah diriltirim, der. Maalmemnuniye kabul ederler.

İsa aleyhisselâm ölünün başına varıp: «Kum biiznillah» deyince çocuk ayağa kalkar. Ve hastalıktan da kurtulur.

İsa aleyhisselâm'ın bu mu'cizesini de gören Yahudi'de hâlâ îman alâmeti yoktur.

İsa (a.s.): «Kaç ekmeğin vardı?» diye sorar ve Yahudi'den gene, «iki» cevabını alır.

Yollarına devam ederler. Bir müddet gittikten sonra beş parça külçe altına rastlarlar. Külçe altını o anda taksim etmek mümkün olmadığından İsa aleyhisselâm:

— Kimin ekmeği üçse o üç parçasını alsın, iki ekmeği olan da iki parça alsın, der.

Bu zamana kadar ekmeğinin iki olduğunu ısrarla söyleyen Yahudi:

— Benim üç ekmeğim vardı. Birisini senden gizli olarak yedim. Ben üç parça almam lâzım, der.

İsa aleyhisselâm: «beşi de senin olsun» diyerek külçe altınları ona bırakıp gider. Bir anda milyonların sahibi olan Yahudi sevincinden ne yapacağını şaşırır ve altınların arasında: «Bu da benim, bu da benim» diyerek koşmaya başlar. Biraz sonra oraya iki kişi gelir, onlar da altınlara ortak olmak isteyip; «biz de alacağız» derler. Yahudi bakar ki, kurtulmanın imkânı yok: «Ben eve gidip, at ve araba getireyim. Siz ben gelinceye kadar burada bekleyin. Ben altınları kesmek için bir de testere alır gelirim» der ve gider. Eve varır, karısına zehirli bir börek yaptırıp atları ve arabayı alarak gelir. Tabii ki, bu işleri yapıncaya kadar biraz gecikmiştir. Öbürleri ondan şüphelenirler ve altınların tamamına sahip olmak için Yahûdiyi öldürürler. Öldürdükten sonra da: «Nasıl olsa altınlar bize kaldı. Şu böreği yiyelim de ondan sonra gideriz» deyip zehirli böreği yerler. Netice malûm... Her üçü altınlardan istifade edemez ve dünya hırsıyla geberip giderler. Gittiği yoldan geri dönen Hazreti İsa, altınların yerinde durduğunu ve üç kişinin de bu altınlar yüzünden öldüğünü görüp, dünya nimetlerine meyletmediği için Allah'a şükreder.

Yahudilerin Maymun Olmaları

Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Her cumartesi günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı. Başlarını ve kuyruklarını sudan çıkarır oynaşırlardı. Öyle ki, balıkların çokluğundan su bile görülmez olurdu. Cumartesi günü geçtiğinde, balıklar ayrılırdı. Her biri denizin bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık bulunurdu. O balıklardan hiç bir eser görülmezdi. Sonra şeytan onlara vesvese verdi. "Siz sadece cumartesi günü balık tutmaktan nehiy olundunuz. (Halbuki o gün balık daha çok oluyor. Siz esas o gün tutun dedi)"
 

Bu şehirden bazı kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehirlere döktüler. Cuma gecesi olduğunda, bu havuzun başına giderlerdi. Dalgalar, balıkları bu havuzlara atıyordu. Bu havuzlar, çok derin olduğu ve içinde çok az su bulunduğundan o havuzların içine düşen balıklar, çıkamıyordu. Böylece havuz, balıklar ile doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıklan avlarlardı. O balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları çoğaldı. Zengin oldular. Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar yaptılar. Üzerlerine bir ceza inmedi. Amma onlar üzerlerine ilâhî bir azabın inmesinden de korkuyorlardı. Üzerlerine herhangi bir azab gelmeyince, birbirlerini müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: Biz bu işi yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir belâ ve azab inmediğine göre, cumartesi günü balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize azab inerdi, dediler. Yetişen çocukları da babalarının yolunda gitti. Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya başladı. Şehrin nüfûsu, yetmişbin kadardı. Cumartesi günü balık avlama konusunda şehir üçe bölündü.

(Birinci) Sınıf, kendileri, balık tutmadıkları gibi, halkı da bu kötü hareketlerinden vaaz ve nasihatlarıyla alıkoymaya çalışıyordu.

(İkinci) Sınıf, kendileri balık tutmuyordu ama, halkı da bu hareketlerinden alıkoymak için çalışmıyordu. Kimseye bir şey demiyorlardı.

(Üçüncü) Sınıf, ise cumartesi günü çalışma emrini çiğnemişti. Hiç korkusuz ve vicdanları titremeden balık avlıyorlardı.

Kendileri balık tutmadıkları gibi, insanları balık tutmaktan alıkoymaya çalışan ve insanlara nasihat edenlerin sayısı oniki bin kadardı. Bu nasihat edenler şöyle diyordu:

-”Ey kavmim! Siz Rabbinize isyan ettiniz. Peygamberinizin sünnetine muhalefet ettiniz üzerinize belâ gelmeden önce bu işi bırakın. Yahudiler, vaaz ve öğütlere kulak asmadılar. Onların nasihatlerini kabul etmediler. Onları alıkoymaya çalışanlar: Vallahi sizinle aynı şehirde oturmayız, dediler. Şehri duvar ile ikiye böldüler. Bu şekilde şehir ikiye bölünmüş oldu. Davud Aleyhisselâm, onlara lanet etti. Yahudilerin günahlara isrâr etmeleri üzerine Allah onlara gadab etti. Allahü Teâlâ Hazretleri de Yahudileri, “mesh” (insandan maymuna çevirmekle) cezalandırdı.
 

Bir gece hepsi maymun oldular. Onları nehyedenler. sabahladıklarında onların kapılarına geldiklerinde kapılarını kapalı gördüler. Evlerinde bir ses işitilmiyordu. Evlerinde duman yükselmiyordu. İki şehrin arasında bulunan duvara tırmandılar. Gençlerin maymun, yaşlıların hınzır (domuz) olduğunu gördüler. Kuyrukları vardı. Kuyruklarını sallayıp, insanlardan olan akrabalarını tanıyıp, yanına sokuldular. Amma insanlar, maymunlardan olan akrabalarını tanımadılar. Maymunlar gelip, insanlardan olan akrabalarının elbisesini kokluyor ve ağlıyorlardı.
 

İnsanlar: 

- Biz sizi bundan nehyetmedik mi? diyorlardı.
 

Onlar da:
 

-Evet! manâsında başlarını sallıyorlardı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.
 

Bu hadise onların, maymun olduktan sonra, akıl ve anlayışlarının kaldığına işaret etmektedir. Maymunların başlangıcı bunlar değildir. Onlardan önce de maymunlar vardı. Bunlar, amellerinin kötülüğünden dolayı bu kötü hale döndürüldüler. Maymuna dönüşen bu insanlar, üç gün sonra hepsi öldü. Onlardan kimse türemedi. Nesillleri çoğalmadı. Dünyadaki maymunlar daha önce de var olan maymunlardır. Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesinden özetle, Araf Suresi

Yahudilerin İftirası

Musa (a.s.) kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte yolculuk ederken o zamana kadar görmedikleri bir ağaç görürler. Hemen ardında kapısı ardına kadar açık bir ev görürler. Seslenirler bir cevap alamazlar.Evin içinde bir kanepe görürler. Harun (a.s.):
 

- Ya Musa! Burası hoşuma gitti. İzin ver de şu kanepenin üzerinde biraz olsun uyuyayım.
 

- Uyu ya Harun.
 

Hz.Harun orada uyuduğu zaman ölüm meleği gelip Harun (a.s.) ruhunu kabzeder. İlk defa gördükleri ağaç kaybolur. Ev içindeki kanepe ile semaya kaldırılır. Musa (a.s.) bu duruma üzülerek yapayalnız İsrailoğullarına döner.
 

Onun kardeşiyle birlikte dağa çıkıp yalnız döndüğünü gören Yahudiler:
 

- Musa, İsrailoğullarının Harun'a karşı olan sevgisi yüüznden hased edip onu öldürdü, diye iftira ederler.
 

Musa (a.s.) :
 

- Kardeşimi öldürdüğümü ileri sürerek bana iftira ediyorsunuz. Halbuki o daha önce kendisi için takdir edilen hükmün tecellisi karşısındadır. O İlahi hüküm yerine geldi.
 

Yahudiler, bu iftirayı çoğaltınca Musa (a.s.) iki rekat namaz kıldı ve Rabbine kendisini temize çıkarması ve Yahudileri susturması için dua etti. Dua kabul olundu. Bir mücize olarak kanepe göründü. musa (a.s.'ın doğru söylediğine inanırlar.

Kim Yahudi

Kûfe'de bir adam, kendisinin Müslüman olduğunu söylemekle beraber Hazreti Osman'ın (r.a.) yahûdi olduğunu iddia eder dururmuş. Etrafındaki ilim adamları her ne kadar adamı iknaya çalışıyorlarsa da, bir türlü ikna edemezlermiş. Bu meseleyi İmam-ı Âzam Hazretlerine arzedip adamı susturmasını rica etmişler.

İmam-ı A'zam Hazretleri bir akşam adamın evine misafir olmuş. Hoş-beşten sonra ev sahibi zamanın en büyük aliminin evine gelmesinde bir sebep olduğunu tahmin ederek, isteğinin ne olduğunu sormuş.

İmam-ı A'zam Hazretleri:

— Senin güzel ve dindar bir kızın varmış, ona düğüncü geldim, deyince adam hayret etmiş ve:

— Ya İmam! Sizi buraya kadar gönderen o adam, nasıl bir kimsedir? diye sormuş.

Hazreti İmam, başlamış damat adayının meziyetlerini saymaya:

— Dindar, Allah'tan son derece korkar, hayadan melekler bile ona yetişemez, âlim, hafız... diye saymaya devam edince.

Adam:

— Yeter!, demiş. Senin bu anlattıklarının yarısı bile benim kızımı vermeme yeter de artar bile.

Meramına erişen İmam:

— Yalnız, demiş bir kusurunu söylemeyi unuttum. Kızınızı istediğim zat, yahûdidir, demiş.

Adam bunun üzerine hiddetlenmiş tabiii:

— Nasıl olur ya İmam! Benim kızım bir yahûdiye mi lâyıkdır? demiş.

Adamdan bu cevabı alan İmam-ı A'zam Hazrüyük Dini Yayınlar, Osmanlı Yayınevietleri:

— Niye lâyık olmasın? Sen bir kızını yahûdiye vermek istemiyorsun da, Yüce Peygamberimiz (s.a.s.) iki kızını da yahûdiye nasıl verdi? demiş.

Adam anlamış tabii İmam Hazretlerinin eve niçin geldiğini... Eline ayağına sarılarak af dilemiş ve bir daha da Hazreti Osman hakkında söylediği sözleri ağzına almamış.
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi

Kemancı

Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler ve hizmetçisine;

- Git o zavallıyı çağır buraya gelsin, buyurdular.

Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır:

“O çalgıcı kişinin yanına vardım ve ona;

- Gel seni hocamız Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri istiyor, dedim.

Çalgıcı gülmeye başladı ve bana;

- Hocanız beni ne yapacakmış? dedi.

Ben de;

- Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi, dedim.

Berâberce geldik. Ziyâeddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâeddîn hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”

Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekâr kemancıya;

- Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu sırrı! dediler.

Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın talebesiydim. Lâkin o zâtın etrâfındakiler bozuk inanışlı kimselerdi. Hocamsa îtikâdı düzgün temiz birisiydi. Bid'atı sevmez, Allahü teâlâdan korkardı. Vefât edeceğinde bana;

- Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih kullarına ısmarlıyorum. Âkıbetin iyi olacak. Sakın evliyâyı inkâr etme! buyurdu.

Sonra vefât etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı kimselerden ayrıldım. Birçok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı. Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma;

- Oğlum! Hocan seni bize ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin, buyurdu.

Bu sözü işitince hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı. Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten kurtardı.”

Şeyhlerin İmtihanı

Ahmed Şemseddîn hazretleri Manisa'da hocasının isteği doğrultusunda talebeler yetiştirmekle meşgûl oldu. Ancak bu sırada Şâh İsmâil de, Ehl-i sünnet îtikâdını, müslümanların Peygamber efendimizden gelen doğru inancı yıkmak için harekete geçmişti. Bu gâye ile Anadolu'ya "dâî" adı verilen halîfeler göndermiş, sahte şeyhler eliyle bozuk ve yanlış tarikatler kurdurmuştu. Ayrıca Antalya'dan Bursa'ya kadar pek çok yerde isyanlar çıkartarak halkı silâh gücü ile de sindirmek istemişlerdi. Karışıklık had safhada idi. Öyle ki bu sahte şeyhler Osmanlı merkezine kadar sızdılar. İstanbul sahte şeyhlerle doldu ve halk kime inanacağını şaşırdı.
Velî pâdişâh İkinci Bayezîd Han sahte tarîkatlerin ayıklanarak kapatılmasını istedi. Böylece halkın yanlış inanışlara kapılıp Ehl-i sünnet îtikâdından uzaklaşmasına mâni olmak üzere harekete geçti. Kurulan bir mecliste şeyhlerin imtihana tâbi tutulmasını istedi. Bu düğümü çözmek için de Ahmed Şemseddîn hazretlerini Manisa'dan İstanbul'a dâvet etti.

Ahmed Şemseddîn hazretleri derhal bu ulvî görevi kabûl edip İstanbul'da Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerinin huzûruna çıktı ve Osmanlı Sultânının da hazır bulunduğu imtihan heyetine reislik etti.

O gün Ahmed Şemseddîn hazretlerinin tuttuğu şerîat süzgecinden hak ve doğru yolda bulunan şeyhler rahatlıkla geçerken sahteleri tutuldu. Bunlar mahcup ve perişan oldular. Tekkeleri kapatıldı ve yaptıkları işten men edildiler. Ahmed Şemseddîn hazretlerine, imtihan sırasında gösterdiği kemâl, dirâyet ve olgunluk sebebiyle "Yiğitbaşı" lakabı verildi. Pâdişâh çok hoşnut kaldığı ve takdir ettiği bu büyük velîyi hediyelerle taltîf etti. O ise bu hediyelerin tamamını fakirlere dağıttı. İstanbul'da kalması tekliflerine rağmen, tekrar Manisa'ya döndü. Bu hâdise dilden dile, şehirden şehire yayıldı. Sohbetine kavuşmak isteyenler Manisa'ya akın ettiler ve çevresinde geniş bir sohbet halkası meydana getirdiler.

Ahmed Şemseddîn hazretlerinin kerâmetleri Mısır'da Arab Molla nâmıyla tanınan bir zâta kadar ulaştı. Arab Molla, ilmiyle mağrur bir zâttı. Ahmed Şemseddîn'i imtihan etmek üzere Mısır'dan Manisa'ya geldi. Ahmed Şemseddîn hazretlerini çekemeyenler derhal Arab Molla'nın etrafında tâzim, hürmet ve îtibâr halkası meydana getirdiler. Ona, Yiğitbaşı Velî aleyhinde pek çok sözler söylediler. Bu hal, Arab Molla'nın nefsini ve gurûrunu okşadı. Onlara:

"Siz onu bana bırakın. Onun hakkından ben gelirim ve şeyhlik ne imiş ona gösteririm." dedi. Benlik dâvâsıyla mağrur Arab Molla, ertesi gün Yiğitbaşı Velî'nin dergâhına geldi. Dergahın bahçesinden içeri girmek üzereyken kapıda iki derviş kendisini karşıladı ve; "Ey Molla! Şeyh hazretleri dergahında sizi bekliyor." dediler. Arap Molla geleceğinden hiç bahsetmemiş ve bu dervişlerle de daha önce karşılaşmamıştı. Şaşırdı ve dayanamayıp sordu:

"Ey Canlar! Yanlışlık olmasın. Siz kimi karşılarsınız. Ben ziyâret edeceğimi bildirmemiştim." Dervişler tatlı tatlı gülümseyerek sordular: "Mısır'dan gelen Arab Molla siz değil misiniz?" Molla daha büyük bir şaşkınlıkla; "Evet." diyebildi ve dervişlerin îkazıyla dergâhtan içeri girerek kendisini bekleyen Şeyh hazretlerinin huzûruna vardı.

Yiğitbaşı hazretleri birkaç talebesiyle sohbet etmekte, onlara İslâmiyetin güzel ahlâkından bahsetmekteydi. Molla Arab'ın oturması ile sözüne devam etti:

"Ey dostlarım kibirden sakınınız. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennet'e giremez." buyurdu. Kibir, Allah'ın kullarına hakâret, aşağılık gözü ile bakmaktır. Kendini herkesten üstün görmektir. Ebû Hâşim Sûfi hazretleri; "Dağı iğne ile kazıp yerinden yok etmek, kalpden kibri söküp atmaktan daha kolaydır." demektedir."

Bunca nasîhata rağmen Arab Molla'nın hâlâ inkâr çukurunda olan nefsi, Yiğitbaşı ile yarışmak ister. Onun bir müddet duraklamasını fırsat bilerek gururlu bir edâ ile ve kelimelerin üzerine basa basa:

"Ey Şeyh, sizin erbaîninizi, çile çekmenizi, nefsinizi yola getirmekteki gayretinizi çok medhettiler. Birlikte erbaîne, çile çekmeye girsek ne dersiniz?" diye sordu. Ahmed Şemseddîn hazretleri tebessüm ederek:

"Hay hay!.. Biz misafirimizi kırmayız." buyurdu.

Arab Molla:

"Ancak benim bir şartım var. Yemek içmek serbest, fakat dışarıya çıkmak ve ihtiyâcınızı görmek yasak olacaktır." diye ekledi. Şeyh hazretleri:

"Kabul. Her şartınızı kabul ediyorum." deyince, birlikte bir hücreye girdiler. Yiğitbaşı hazretleri talebelerine kendisine kuzu dolması getirilmesini ve misafirine de ne isterse verilmesini istedi. Ancak Arab Molla sadece birkaç zeytin ile iktifâ etti. Şeyhin kuzu dolmasını yemesini seyrediyor ve biraz sonra dayanamaz dışarı çıkar diyerek için için gülüyordu. Ancak zamânın su gibi geçmesine, Şeyh hazretlerinin nefis, leziz yiyecekleri birbiri ardısıra bitirmesine rağmen, Molla'nın beklediği an bir türlü gelmedi: Bir, iki, üç ve nihayet dördüncü gün o nefis yiyecekleri yiyen sanki Şeyh hazretleri değil de oymuş. Kendisini nasıl dışarıya atacağını bilemedi. İhtiyâcını gördükten sonra dışarıda kendisini bekleyen dervişlere; "Yahu! Ben iki üç zeytin tanesiyle dayanamadım. Bu zat bunca yemeği nasıl yiyor ve nasıl duruyor?" diye söylendi. Dervişler ise şu cevâbı verdiler:

"Bu, mollalıkla şeyhlik arasındaki farktır."

Arab Molla hatasını anlamıştı. Derhal Yiğitbaşı hazretlerinin ellerine sarılarak affedilmesini diledi ve; "Ey zamânın Yûsuf'u, sen Mısır'a sultan olmuşsun. Bu günâhkârı da bendelerin arasına kabul et" dedi. Tövbe ve istiğfâr ettikten sonra talebeliğe kabûl edilen Molla Arab, Ahmed Şemseddîn hazretlerinin en büyük halîfelerinden oldu.

Hacet Duası

Büyüklerden biri, Ahmed Rıfâî'ye duâ etmesi için bir hasta getirdi. Hasta birkaç gün kaldığı hâlde, Ahmed Rıfâî hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine hizmetçisi Yâkûb;

- Efendim! Bu hasta için duâ etmemenizin sebebi nedir? deyince;

Ahmed Rıfâî hazretleri;

- Ey Yâkûb! Cenâb-ı Hakk'ın izzetine yemîn olsun ki, Allah katında, benim kabûl olunacağı vâd olunan yüz hâcetim vardır. Şimdiye kadar hiçbirini dilemedim., cevabını verdi.

Yâkûb;

- Bir tânesi bu biçâreye sarf edilse nasıl olur? deyince,

Ahmed Rıfâî hazretleri;

- Sen benim edebe aykırı hareket eden bir kimse olmamı mı istiyorsun?" buyurup; "Dikkat ediniz, halk ve emir O'na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi Allah çok yücedir." (A'raf sûresi:54) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu, sonra; "Ey Yâkûb, aslında fakîr olan bir kişi, bir hâcet istirhâm edip, kabûle mazhâr olduğu zaman, eski vekar ve şerefinden de bir kademe kaybeder." buyurdu.

Hizmetçisi;

- Efendim, namazlardan sonra her zaman duâ ettiğinizi görüyorum." deyince de,

Ahmed Rıfâî;

- O başka, bu başkadır. Namazlardan sonra yapılan, ilâhî emre uymak için yapılan kulluk duâsıdır. Bu ise hâcet duâsıdır ve husûsî şartları vardır." buyurdu.

Bu konuşmadan iki gün sonra o hasta şifâ buldu.

Vakıf Zerdalisi

Ahmed Câmî hazretlerinin bir zaman canı zerdâli istedi. Nefsine; "Bir yıl oruç tutarsan zerdâli veririm." dedi. Nefsi bunu kabûl etti. Bir yıl oruç tuttu. Bir yıl, tamam olunca nefsi seslenip; "Ben hizmetimi bitirdim. Sen de verdiğin sözü yerine getir!" diyordu. Babadan miras kalan bir bağı vardı. Oraya gitti. Bağda bir hayvan öldürülmüş ve karnı deşilmişti. Mîdesinde çiğnenmeden yutulan zerdâliler vardı. Onlardan bir tane alıp temizledi. Nefsi feryad edip; "Senin bana vermeyi söz verdiğin zerdâli böyle hayvan mîdesinden çıkarılan zerdâli değildi." dedi. "Bu da zerdâlidir. Eğer îtirâz edersen, bunu da vermem." dedi. Nefsi kabûl etmedi. "Tek bana bunu verme! Başka bir şey istemem." dedi. Sonra birkaç tâne zerdâliyi daldan kopararak eline aldı.
Dostu Ebû Tâhir'in yanına varınca, zerdâlileri önüne koydu.

- Ahmed! Bize vakıf zerdâlisi mi getirdin? dedi.

- Vakıf değildir. Kendi ağacımdan, kendi elimle toplayıp getirdim, dedi.

- Vakıf zerdâlisi getiriyorsun, sâhibiyim diye bize veriyorsun, bizi görmüyor sanıyorsun, dedi.

Edepsizlik olmasın diye sustu. İçinden de Allahü teâlâya münâcaat edip; "Yâ Rabbî! Sen de biliyorsun ki, bu zerdâlileri, babamdan bana mîras kalan bağdaki kendi ağacımdan alıp getirdim. O ise vakıf zerdâlisi olduğunu söylüyor. Bu işin doğrusunu onun kalbine ilhâm eyle!" dedi. Biraz sonra Ebû Tâhir oğlunu çağırıp;

- Git, kendi süründen bir koyun getirip kes. Açlık Ahmed'in başına ve beynine vurmuş, ne söylediğini bilmiyor. Vakıf zerdâlisini, kendi malı sanıyor. Çorba ve et pişirsinler, dedi.

Çorba ve eti pişirip getirdiler. Ahmed Câmî'nin gönlüne, bu etten ve çorbadan yememek geldi. Çünkü helâl değildi. Sâdece kuru ekmek yedi.

Ebû Tâhir; - Niçin yemiyorsun? diye sorunca;

- Böyle hoşuma gidiyor., dedi. Isrâr etti. Bunun üzerine kalbine gelen ilhâmı anlattı. Oğlunu çağırıp, koyunu nereden getirdiğini sordu.

Oğlu;

- Sürü uzak gitmişti. Siz acele istediğiniz için, eti falan kasaptan aldım,  dedi.

Kasabı çağırıp sordular. Kasap:

- Bu koyunu bekçi haksız olarak bir yerden almış. Bana getirdi. Ben de kestim. Yarısını bekçi alıp gitti. Diğer yarısını da, oğlunuz gelince ona sattım, dedi.

Bu hal anlaşılınca, Ebû Tâhir başını önüne eğdi. Ahmed Câmî de kalkıp yakında bulunan mağaraya gitti. Orada ona bir ağlama hâli geldi. "Yâ Rabbî! O etin durumunu ona gösterdin. Zerdâlinin de durumunu ona ihsân eyle." diye münâcaatta bulundu. Bu sırada Ebû Tâhir mağaraya geldi. Arkasından Hızır aleyhisselâm geldi ve;

- Ey Ebû Tâhir! Ahmed'in malına vakıf dersin. Şüpheli ete helâl dersin. Bunu kimden öğrendin? Ahmed'in mertebesi çok yüksektir, buyurdu. Ebû Tâhir o zaman meseleyi anlamış oldu.