Kissadan Hisseler

Dini Hikayeler, İbretlik Hikayeler,Kıssadan Hisse,Kıssadan Hisseler,

Allah Mazlumları Zorbalardan Korur

İbrahim Aleyhisselam'ın bir kıssası vardı. Bir zaman İbrahim Aleyhisselam, eşi Sare validemizle birlikte Mısır'a gider. O devirde Mısır'da Firavunlar hüküm sürmektedir. Firavun zulümde en zirveye çıkmıştır. Şehrin giriş ve çıkışları kontrol altındadır. Gelen gidenlerin haberleri anında Firavuna bildirilmektedir. Özellikle kadınlara karşı zaafı olan Firavun, gözüne kestirdiği kadını yanında alıkoyuyordu.
Görevliler Sare validemizi alıp, Firavun'a götürmek isterler. İbrahim Aleyhisselam'a sorarlar:
- Bu kadın senin neyindir?
İbrahim Aleyhisselam:
-Benim kardeşimdir, der.
Sonra da Sare validemizin yanına gidince ona bir açıklama getirir:
-Bugün bana senden sordular, ben de seni kardeşim olarak tanıttım. Sana da sorarlarsa beni yalancı çıkartma. Bu memlekette Allah'a inanan ikimizden başka kimse yok. Seninle eş olmanın yanında aynı zamanda iki din kardeşiyiz. Benim onlara kardeşimdir demem, din kardeşliği açısındadır.
Bekledikleri an geldi, Firavun Sare validemizi istedi. Görevli adamların eşliğinde Sare validemiz zorla Firavunun huzuruna çıkarıldı.
Anlama ve idrak kapasitesi zayıf ya da fitne çıkarmaya niyetli bir takım insanlar bu hadiseyi değişik yerlere çekmektedirler. Bir peygamber hanımını yabancı bir insana nasıl gönderirmiş? Hadiseyi baştan sonra akıl gözü ile takip edenler, bu olayda en küçük bir olumsuzluğun olmadığını görecekler. Hatta günümüze birçok dersler de çıkarmak mümkündür. Bu olay hadisi şeriflerde şöyle haber verilmektedir. Sare, Firavunun karşısına çıkar.
Hadisi Şerifte Firavun zorba olarak anlatılmaktadır. Zorba Sare'ye yaklaşmak için oturduğu yerden ayağa kalktı. Sare o sırada zorbadan izin istedi, abdest alıp iki rekât namaz kıldı ve şu niyazda bulundu:
"Ya Rabbim!Sana ve gönderdiklerine iman etmişim. Bu ana kadar kocamdan başkasına karşı ırzımı, namusumu korumuş isem, şu kâfiri üzerime saldırtma, beni ondan koru!"
Firavun da Sare'yı bekliyordu. Namazını kılıp duasını eden Sare validemiz, Firavunun yanına döndü. Firavun kaldığı yerden tekrar yaklaşmaya başladı. Tam o esnada Firavunun ayakları kendini tutmaz oldu, olduğu yere yıkılıp kaldı. Aciz duruma düşen kuş gibi çırpınmaya başladı. Bu durumu gören Sare validemiz endişeye kapıldı, Firavun bu halde ölecek olsa, sorumlu onu tutacaklardı. Sare validemiz yine Rabbine yöneldi:
"Ya Rabbim!
Bu ölürse, benim üzerime atarlar, onu eski haline getir."
Zorba eski durumuna geldi. Ancak Sare'den de vazgeçmemişti. Tekrar Sare validemizin üzerine yürüdü. Sare validemiz bu sefer de izin istedi. Namazını kıldı, duasını yaptı ve aynı hadise cereyan etti. Bu olay üç defa tekrarlandı.
Firavun yaşadıkları karşısında dehşete düştü. Adamlarına emirler verdi:
-Bu kadını aldığınız yere götürün. Bana kadın diye getirdiğiniz şeytanın ta kendisidir. Benden uzak olsun, yanına cariyelerimden birini de verin.
Böylece Sare validemiz, Firavunun zulmünden, tecavüzünden korundu. Bir de yardıma mahzar oldu. Sare eşinin yanına gelince:
-Ey İbrahim! Rabbim beni zorbanın şerrinden korudu, bir de şu cariyeyi bize ihsan eyledi, dedi.
Bunlar Mevla'mızın ayetlerindendir, her bir ayette insana bir mesaj vardır.

Beyan Dergisi, 89.Sayı, Ocak -2007

Yabancı Adam

Çaresiz kadın, su kırbasını omuzuna yüklemiş ve soluyarak gidiyordu. Yabancı bir adam ona rastladı ve kırbayı kadından alarak, kendisi yüklendi. Kadının küçük çocukları gözlerini kapıya dikmiş, annelerini beklemekteydiler. Evin kapısı açılınca, masum çocuklar, yabancı bir adamın, annelerinin yanında eve geldiğini gördüler. O yabancı, annelerinin yerine su kırbasını omuzuna yüklenmişti. Yabancı adam, kırbayı yere bıraktı ve kadına sordu:
- Bizzat su çektiğine göre beyin yok galiba? Nasıl oldu kimsesiz kaldın?
- Kocam askerdi. Hz Ali bin Ebi Talib (a.s) onu, sınırlardan birine gönderdi ve orada şehit düştü. Şimdi birkaç çocuğumlayım.
Yabancı adam bundan fazla konuşmadı. Başını yere indirdi ve:
- Allahaısmarladık' deyip gitti. Fakat o gün, bir an bile o kadın ve çocuklarının düşüncesi aklından gitmedi. Gece rahatça uyuyamadı. Sabah hemen bir file aldı; et, un ve hurmadan meydana gelen bir miktar er zağı fileye koydu ve doğruca dün gittiği eve gitti, kapıyı çaldı.
- Kimsin?
- Dün su kırbasını getiren, Allah'ın kuluyum. Şimdi çocuklarına bir miktar yiyecek getirdim.
- Allah senden razı olsun. Allah, bizimle Ali İbn-i Ebi Talib arasında geçeni yargılasın.
Kadın kapıyı açtı açıldı ve yabancı adam, eve girdi. Sonra:
- Canım yardım etmek istiyor, izin verirsen hamur yapmayı, ekmek pişirmeyi, çocuklara bakmayı üzerime alayım' dedi.
- Çok güzel, fakat daha iyi hamur yoğurup, ekmek pişirebilirim. Ben ekmek pişirinceye kadar, sen de çocuklara bak.
Kadın hamur yapmak için gitti. Yabancı adam, hemen getirdiği bir parça eti kızarttı ve hurmayla beraber eliyle çocuklara yedirdi. Her birinin ağzına lokmayı koyarken
- Evladım, işinde kusur etmişse eğer, Ali İbn-i Ebi Talib'i helal ediniz' diyordu.
Hamur hazırlandı. Kadın,
- Ey Allah'ın kulu, hemen ateş yak' diye seslendi. Yabancı adam gitti, ateş yaktı ve yüzünü alevlerin yükselen ateşin şulelerine yaklaştırdı.
Kendi kendine:
- Ateşin sıcaklığını bir tad. Yetimlerin ve dulların işinde, kusur eden kimsenin, cezası budur, işte' dedi.
O anda, komşulardan bir kadın, eve girdi ve yabancı adamı tanıdı. Ev sahibe si kadına:
- Vay!; sana yardım eden bu adamı tanımadın mı? Bu, Emirülmüminin Ali İbn-i Ebi Talib'tir' dedi.
Zavallı kadın yaklaştı ve:
- Binlerce eyvahlar olsun bana, sizden özür dilerim' dedi.
- Hayır, ben senden özür dilerim. Çünkü senin işinde, kusur etmişim.

Bihar ul-Envar

Hakimin Dört Suçu

Hazreti Ömer Radıyallahü Anh, hilafeti zamanında Hımıs ileri gelenlerine bir mektup yazıp çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmesini isteyerek yardım edeceğini bildirdi. Hımıs'lılar Şam ve civarında bulunan fakirlerin bir listesini Halife Hazreti Ömer'e arzettiler. Hazreti Ömer (R.A.) gelen listeyi açıp baktığında listenin başında kadı olarak ta'yin ettiği Sa'd bin Amir'in ismini görüp listeyi getirenlere hakiminin malî durumunu sordu. Onlar:
- Hakimimiz hakikaten gayet fakirdir. Çünkü rüşvet olacağı korkusundan, en küçük bir hediyemizi bile kabul etmiyor, dediler. Bu sözler Halife Ömer'in hoşuna gitmişti:
- Allah'tan bu kadar korkan hakiminizin hoşunuza gitmeyen tarafları da vardır herhalde... Dedi. Onlar: Hakimlerinden şikâyetlerinin de olduğunu ve bazı hallerinden memnun olmadıklarını söyleyerek kusurlarını şöyle sıraladılar:
1 - Hakimimiz vazifesine her zaman sabah namazından sonra başlaması lâzım geldiği halde kuşluk vakti vazifesinin başına gelir.
2 - Hakimimizi hiç bir gece aramızda görmüyoruz. O hep kendi başına evine çekilir halkla münasebet kurmaz.
3 - Hele haftada birgün, evinden dışarı bile çıkmaz, kapısını arkasından sürgüleyip içerden ses bile vermiyor.
4 - O'nun şahid olduğu bir hadise vardır. O hadise aklına geldiği zaman baygınlık gelir ve üzüntüsünden hastalanır. O hadise ise Eshaptan Hubeyb'in öldürülmesidir, dediler.
Hımıslıların şikâyetlerini sonuna kadar dinleyen Hazreti Ömer, onlara bir kısım erzak ve giyecek vererek gönderdi. Hakim Sa'd bin Amir'i de kusurlarının sebebini öğrenmek üzere huzuruna davet etti.
Hakim, Hazreti Ömer'in huzuruna geldiğinde, Halife O'na Hımıslıların bazı şikâyetleri olduğunu söyleyerek dört kusurunun sebebini sordu. O, bu dört hatasını şöyle izah etti:
Birinci kusurum; ailem hasta olduğundan evin bütün işlerini bizzat kendim görüyorum ve bu sebepten vazifemin başına ancak kuşluk vakti gelebiliyorum, ikincisi ise; gündüzleri halk için vazife gören bir kimsenin gece olunca Hak için vazife görmesine müsaade edersiniz her halde. Ben akşam olunca gün boyu yaptığım işlerin muhasebesini yapıyor acaba yaptığım işlerde bir kusurum var mı diye onu tetkik ediyorum.
Üçüncüsü ise; sırtımdakinden başka giyecek elbisem yoktur. Haftada birgün giydiğim çamaşırlarımı yıkıyor temizlik işleri ile meşgul oluyorum. Hatta evimde bile üzerime alacak bir elbisem olmadığından yıkadığım çamaşırlarım kuruyuncaya kadar hiçbir kimseyi görüşmeye bile kabul edemiyorum.
Hubeyb'in şehid edilmesini hatırlayınca bayıldığım ise doğrudur. Çünkü müşrikler Hubeyb'i asarlarken ben yanlarında idim. Belki mani olabilirdim, ama o zaman İslâmla müşerref olmamıştım, sadece hadiseye seyirci kaldım. İşte bu hadise aklıma geldikçe kendimi tutamıyor mes'uliy etinden korktuğum için bayılıyorum, hastalanıyorum, diye sayarak dört kusurunu da Halife Ömer'e izah etti.
Sa'd bin Amir'in (R.A.) bu izahatı karşısında göz yaşlarını tutamayan Halife çok memnun oldu ve ondan sonra Sad'ı hatırladıkça ağlar «Ah Sa'd ah Allah korkusu seni ne kadar yüceltmiş» der onunla iftihar ederdi.

Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh

Şeyh Hammad (Ebu'l - Hayr Tinati) Hazretlerinin bir eli kesikti. Bir gün mürüdlerinden biri küstahlık ederek ona elinin kesilmesine sebep olan şeyin ne olduğunu sordu. Şeyh Ebu'l - Hayr Tinati Hazretleri elinin kesilmesine sebep olan hadiseyi şöyle anlattı:
- Gençliğimde bir hünah işledim. Ondan dolayı elimi kestiler, buyurunca ne zaman olduğun sordular.
Hz.Şeyh de meseleyi başından anlatmaya başladı.
- Ben mağrip diyarında oturmakta idim. Sefere çıkmayı ve biraz gezmeyi arzuladım. Tınattan ayrılıp İskenderiye'ye geldim. Orada oniki sene kaldım. İskenderiye'den sonra Dimyat'a dökülen ırmak kenarına dağa kamıştan bir ev yapmıştım. O sıralarda Dimyat'a çok gelen- giden olurdu. Irmağın başına otururlar, yemeklerini yerler ve sofralarının artıklarını da kaleenin dibine dökerlerdi. Ben kimseden habersiz, oradaki köpeklerle beraber dökülen ekmeklere üşüşür ve nasibimi alırdım. Yaz mevsiminde bütün azığım bu idi.
Kış olunca ise evimin etrafında çok saz yetişirdi. Ben sazların kökünün tazesini ve beyazını alarak yerdim, kukrlarını atardım. Kışın da azığım bı idi. Bir gün hatırıma:
-Ey Ebu'l Hayr, sen kendini mütevekkil zannedersin. Halkın yapmadığın yapıyorum zannedersin ama otlaklarda otluyorsun, bir şeyler bulup yiyorsun, diye geldi. Kendi kendime:
"İlahi bundan sonra yerden biten hiçbir şey yemeyeceğim. Ancak bana kendi lafzından gönderirsen onu yiyeceğim.Senin izzetin hakkı için buna söz veriyorum",dedim.
Böylece 12 gün geçti, namazın farzını sünnetini ve nafileleri tamamen kılıyordum.
12 gün de sadece nafileleri terk ederek namaza devam ettim.Sonra sünneti terk ettim.12 gün sadece farz namazı kılmaya başladım.Sonra kıyamdan, daha sonra da oturarak da kılmaktan aciz kalarak farzları da eda edemez olmuştum.
Sırrımla niyaz ederek: "Allahım bana farz kıldığın bir hizmetten sorguya çekmen ve kefil olduğun rızkımı da göndermen gerekir.Kefil olmakta devam ettiğin o rızkı bana fazlından ihsan eyle!." diye yalvardım.
Ansızın önümde iki yuvarlak daire görüldü.İçinde de birşey vardı.O iki yuvarlak kürs her gece bana gelir bende içindekini yer,gıdamı temin ederim.
(Şeyh yediği şeyin ne olduğunu söylemediği gibi yanındakiler de ne olduğunu sorrmadılar.)
Böylece bir müddet devam ettikten sonra bana gaza için sınır boyuna gitmem işaret edildi. Buralarını müslümanlar ellerinde bulunduruyorlardı.Ben sınır boyuna gittim.Bir köye vardım.Cuma günü idi.
Mescidin kapısında bir kaç kişi toplanmışlar sohbet ediyorlar, birisi anlatıyor öbürleri dinliyorlardı. Anlatan Zekeriyya Aleyhisselamın ağaca saklandığını ve müşrikler tarafından destere ile kesildiğini anlatmakta idi. O'nun sabrından bahs ederken ben içimden şöyle geçirdim:
"Eğer bende olsaydım orada sabrederdim."
Oradan ayrılıp sınır boylarında Antakya'ya geldiğimde dostlarım bana bir kılınç-kalkan verdiler.Sonra sınır boyuna müteveccihen oradan ayrıldım.Düşmandan korkarak duvar arkalarına sığınmaktan Allah'tan haya ettiğimden oralardaki meşeliğe geçtim.Gece deniz kenarına gelir,abdest alır,namaz kılardım.Gündüz olunca da yine o meşeliğe geçer düşmanın gelmesini beklerdim.
Birgün meşelikte gezerken yemişlerinin bazısı olgunlaşmış,bazısı henüz olgunlaşmamış bir meyve ağacı gördüm.Bu çok hoşuma gitmişti.Allah'a verdiğim sözden o anda gafildim.Elimi uzatarak yemişlerden bir miktar topladım.Sonra birkaç tanesini yemeğe başladım.Bir kısmı ağzımda bir kısmı da elimde olduğu halde yeminim aklıma geldi.Hemen elimde olanları serptim,ağzımdakileri tükürdüm.Kendi kendime mihnet ve bela vakti yaklaştı,dedim.Kılıcımı-kalkanımı ve mızrağımı bir kenara attım,bir ağacın dibine varıp elim şakağımda düşünmeye başladım.Hatta işledim.Şimdi benim halim ne olucak diye düşünüyordum. Ben dalgın dalgın düşünmekte iken bir bölük atlı silahlı kişi gelerek etrafımı sardı.Sonra beni yaka-paça deniz kenarına emir (Reislerinin) yanına götürdüler.
Daha evvel bazı köylüler de benim gibi yakalanarak sultanın huzuruna getirilmiş,bekletiliyorlarmış. Sultan bana:
-Sen kimsin? Necisin? dedi.
Ben:
-Allahın kullarından bir kulum,deyince de orada bulunan esir köylülere tanıyıp tanımadıklarını sordu.
Tanımadıklarını söylediler.Onlara:
-Bu sizin büyüğünüz,fakat siz onu mazur göstermek için tanımadığınızı söylüyorsunuz,kendinizi feda ediyorsunuz,dedi.
Biraz sonra kararını verdi.O kalabalıktan birer birer ayrıp birer el, birer ayaklarını kestiler. Sıra bana gelince:
-Elini uzat! dediler.
Uzattım ve bir vuruşta sağ elimi kestiler.Ayağını da uzat dediklerinde sırtüstü yatarak ayağımı uzattım ve:
-Ya Rabbi! Elim günah işlemişti kestirdin,ayağımın ne suçu var!...diye içimden yalvardım.
O anda atlılardan biri atından atlayarak:
-Durun,kesmeyin,bu adam falan zattır!. Ne yapıyorsunuz, dünyayı başımıza mı yıkacaksınız.Ben bunu tanıyorum! diye bağırdı.
Bunun üzerine reis atından inerek o kesilen eli öptü.Bana da:
-Biz hata ettik,bizi affet,diye yalvardı.
Ben de:
-O suçlu bir eldi.Kestiniz,hakkımı helal ettim, dedim.
Ondan sonra çok ağladım.Çünkü bir anlık dalgınlık yüzünden hem elimden olmuş hemde o her zaman nereye gitsem beni bulan yuvarlak kürsten mahrum olmuştum.İşte bu elimin kesilmesi böyle bir hadise sonucu olmuştur.Bu bir suçlu eldir ve cezasını çekmiştir.Allah ahirette çektirmesin...

Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Azap Melekleri Ve Günahkar Genç

Mahşerde bir genç, Allah Teala'dan aman dilemiş. Günahı pek çokmuş. Melekler, onu cehenneme atmak için koşmuşlar. Fakat yüce ihsan sahibi Hakim-i Teala, ona yaran olmuş. Melekler tam onu yakaladıkları sırada,
"Neden bu genci cehenneme sürüklüyorsunuz?" diye bir hitap gelmiş.
Onlar şöylece cevap vermişler:
"Onu cehenneme atmak için sürüklüyoruz."
Bunun üzerine yene Allah Teala'dan bir hitap gelmiş.
“Şaşılacak şey doğrusu. Biz onunlayız ama siz bunu duyamazsınız. Biz ikimiz beraberiz ve beraber olmaya devam edeceğiz."
Melekler bu sözü hakikaten de duymamışlar. Böyle bir lütfü görmemişler. Fakat bu sözün heybetinden hepsi susmuş, titremiş ve kendilerinden geçmişler
Allah Teala, gence yeniden,
“Ey pejmürde! bu hale düştün de sürünüp durmaktasın? Kendine gel! Kaç onlardan!" diye hitap etmiş.
Genç demiş ki:
“Ya rabbi! Böyle bir yerde ne yapabilirim? Bu ovanın ne başı var, ne sonu. Böyle bir kıyametten nasıl kurtulurum? Buradan bir kaçış yolu yok ki?”
Allah Teala,
"Ey sarhoşluk batağına düşen kimse!" diye hitap et­miş. "Gel, bize kaç! Bize kaçarsan onlardan kurtuldun demektir."
Genç,
"Bende bu kudret yok. Elimde çaresizlikten başka bir şey kalmadı. Senin lütfun imdadıma yetişmedikçe, senin sır perdelerin beni gizlemedikçe buradan kurtulamam" demiş.
Bunun üzerine Allah Teala, onu keremiyle örtmüş. Kıyametteki mahlukattan gizlemiş. Devletiyle onu sırlar makamına ulaştırmış, vuslat yurduna eriştirmiş. Melekler, kendilerine geldiklerinde orada o genci birr hayli ara­mışlar ama bulamamışlar.
Allah Teala’ya,,
"O günahkar ne oldu, nereye gitti? Yoksa beka aleminde fenaya mı erişti? Cenneti dearadık, cehennemi Fakat bir türlü onu göremedik. Elimizden kaçırdık gitti. Ya rabbi, onun nereye gittiğini sen bilirsin! Eğer bunu bizeL söylemezsen mahvoluruz" diye seslenmişler,
Allah Teâlâ,
“Bu bizim hikmetlerimizdendir. O, bizim himayemizde artık. Bizim huzurumuzda yer edindi kendine. Artık onunla işiniz yok. Bu işi bir o, bir biz biliriz. Siz aradan çekilin artık!” diye hitap etmiş.
Ey kardeşim! Allah bir kişiye inayet eder, yar olursa artık araya hiç ağyar girebilir mi? Allah insana önce doğru yolu buldurmak için inayet eder. Peygamberi bir güneş kılaraktan alemi aydınlatır. Allah inayetiyle seni has kullarından eyledi mi tüm kusurlarından kurtulur­sun. Sana cemalini gösterir. Böylelikle de işin, gücün yalnızca onu seyretmek olur.

Feridüddin Attar, İlahiname,
Semerkand Yayınları, 2007

Allahın Beratı

Rufaî tarikatına mensup müridlerden biri bir gün kendisine çok güvenerek cezbe halindeyken şöyle dua etti:
- Ya Rabbi Cehennemden azat olduğuma dair bu aciz kuluna bir belge gönder.
Aradan çok geçmedi, gök yüzünden beyaz bir kâğıt geldi. Alıp baktılar ki, kâğıtta hiçbir yazı yok. Kâğıdın geldiğini görerek sevinen o mürid, içinde bir yazı olmadığını görünce çok üzüldü, mükedder bir vaziyette durumu şeyhine anlatmak üzere kâğıdı Ahmed Rufai Hazretlerine götürdü.
Ahmet Rufaî Hazretleri kâğıdı eline alıp bakınca kendinden geçti ve şükür secdesine vararak:
- Ey bari Hûda, sana hamd ü senalar olsun. Bu zayıf kulunun müridlerinden bir kimseye böyle bir berat göndermek şerefine eriştirdin, dedi.
Müridler:
- Efendim dediler. Biz orada bir yazı görmüyoruz, siz ise bu şahsın cehennemden azat olduğunu nasıl anlıyorsunuz? dediler.
O:
- Ey benim müridlerim ve sadık dostlarım, kudret eli siyah yazmaz, siz buradaki yazıyı göremiyorsunuz, bu kâğıdın üzerindeki yazı nurdan kalemle yazılmıştır, buyurdu.

Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Böyle Dost Düşman Başına

Ukbe bin Ebî Muayt, Mekke müşriklerinden kötü niyetli olmayan bir adamdı. Rasûlullâh'la her karşılaştığında saygıyla bakar, iyi münasebetini bozmamaya gayret ederdi. Hatta uzun yolculuklardan döndüğünde Mekke'de insanlara yemek ikram etmeyi âdet edinmişti. İşte yine böyle bir yolculuktan dönmüş, vereceği yemeğe Rasûlullâh'ı da davet edecek kadar yakınlık göstermişti.
Efendimiz, Ukbe'nin artık gönlünün îmâna hazır hâle geldiğini düşünerek yemek davetine şöyle karşılık verdi:
"-Ukbe, dâvetine gelirim, ama yemeğini yemem. Yemeğinden yemem için seni yaratan Allâh'ı inkar etmemeni, O'nun Rasûlü'ne de şehâdet etmeni beklerim. Senin gibi iyi niyetli bir insan küfürde ısrar etmemeli artık!.."
Ukbe, bu teklife çok da direnmedi. Efendimiz'in isteğine olumlu cevap vererek îmân eden herkesin söylediği şehâdet kelimesini söyleyiverdi. Efendimiz Ukbe'nin îmân etmesine çok sevinmişti.
Ne var ki, Ukbe'nin Mekke'de putperest dostları da vardı. Haber bir anda onlara da ulaştı. Onların içinde katı, sert ve insafsız bir müşrik olarak meşhur olmuş Übey bin Halef, duyduğu haberden hiç hoşlanmadı. Hemen gelip arkadaşını suçlayıcı sorular sormaya başladı:
"-Duyduğuma göre Muhammed'i yemeğe dâvet etmişsin. Bununla da kalmayıp onun teklif ettiği şehâdet kelimesini de söylemişsin!"
"-Evet." dedi "Öyle oldu. Onun istediği şehâdet kelimesini de söyledim."
Müşrik dostu:
"-Olamaz!.." dedi, "İşte bu olamaz. Hem şehâdet kelimesini söyleyeceksin, hem de bizimle dost olacaksın. Bu olacak şey değil!.. Bu, sana pahalıya mâl olur. Bundan sonra hiçbir yerde iş bulamazsın." diye ilâve etti.
Ukbe, müşrik dostunun sözlerinden endişe etmiş, getirdiği şehâdet kelimesinden pişmanlık duymaya başlamıştı.
"-Olayı büyütme!.." dedi. "Ben sadece Ukbe'nin yemeğini yemeden gitti diye bir söylenti çıkmaması için, utandığımdan şehâdet kelimesini getirdim; yoksa ona inandığımdan değil!"
Übey bin Halef, kopardığı bu tâvizden memnun olmuş, ama yeterli de bulmamıştı. Daha da ileri giderek yol gösterdi:
"-Biz bu sözlerinin doğruluğunu, ancak gidip O'na tükürdükten sonra kabul ederiz. Gideceksin, onu sevmediğini ifade eden bir tükürük fırlatacaksın, o zaman anlarız, senin O'na inanmadığını!.. Yoksa bizi savamazsın boş sözlerle!.."
Îmâna yeni ısınmaya başlamış olan Ukbe'nin kalbi, maalesef artık geri dönüşe geçmiş, dostlarının baskısına dayanamayarak vazgeçmişti, getirdiği şehâdet kelimesinden...
Doğruca Efendimiz'in Daru'n-Nedve'de ibâdet ettiği yere gitti. Dilinin ucunda topladığı tükürüğü fırlatmak üzere hazırlanırken ansızın bir rüzgar çıktı. Dudakları arasından çıkan tükürük geriye dönerek kendi suratına yapışıp hem de ateş gibi yaktı. Ertesi günü Ukbe'yi yanağındaki yanık iziyle görenler sordular:
"-Sende böyle bir yanık izi yoktu, ne zaman oldu bu yara?"
Ukbe saklamadan anlattı:
"-O'na doğru tükürdüğüm tükürük, kendime geri dönüp suratıma yapışarak ateş gibi yaktı, izi kaldı!"
Ne yazık ki, yarı îmân etmişken dostlarının baskısı yüzünden gerisin geriye dönen Ukbe, Bedir'de küfür üzere öldü. İşte bu hâdise üzerine Furkan Sûresi'nin 27-29. âyetleri nâzil oldu:
"O gün, zâlim iki elini ısırıp "Ne olurdu, ben o peygamberin beraberinde bir yol edineydim." Ne yazık bana! Keşke falanı dost tutmayaydım. Beni o zikirden, imânâ geldikten sonra, o saptırdı. Şeytan insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır."
Burada, dostlarının yanlış telkinlerine uyanların ellerini ısırarak âhirette nasıl pişmanlık duyacakları şöyle anlatılmaktadır:
"-Ah ne olurdu, keşke falanı dost edinmeseydim, onun isteğine boyun eğmese, sözlerine îtimat etmeseydim!.. Getirdiğim şehâdet kelimesinden vazgeçirip Peygamber'le birlikte olmama mâni oldu, şeytana uydurdu. Ne kötü dostmuş meğer onlar..."
Ukbe'nin îmânına engel olan bu dost örneği, bizim de dostluğumuzu ve dostlarımızı düşünmemize sebep olmalıdır. Arkadaş ve dostlarımızın bize neleri telkin ve tâlim ettiklerini gözden geçirmeliyiz ki, buradaki yakın dostluklarımız, âhirette amansız düşmanlığa dönüşmesin. "Böyle dost düşman başına!.." diyerek pişmanlık duymayalım.

A. Karamanoğlu
Şebnem Dergisi

İmamı Azamın İkna Kabiliyeti

Bir adam hem çok iyi bir müslüman olduğunu iddia ediyor, hem de Resülüllahın halifeleri olan Hulefa-i Raşidine karşı bile son derece kin ve nefret besliyordu.
Ondaki bu nefret öylesine aklını başından almıştı ki, o büyük zatlar hakkında iftira dahi edebilecek reddeye gelmişti. Öyle ki Hz. Osman (Radıyallahü anh)'ın haşa "yahudi" olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti.
Küfe'de yaşayan bu sapık itikatlı adam, bulunduğu muhitin eşrafındandı. Onu bu itikadından döndürebilmek için her ne kadar ilim adamları, hocalar kendisine gidip bu meseleyi anlatmaya, izah etmeye çalıştılarsa da, bir türlü onu ikna etmeye muvaffak olamadılar. Ayetler, Hadisler okumalarına, yığınla deliller göstermelerine rağmen bu kimseyi yanlış itikadından döndüremiyorlardı. Adam öyledine inat ve öylesine cahildi ki, laf anlatabilene aşk olsun...
Bir gün büyük müctehid Imam-ı Azam Hazretlerine bu meseleyi açtılar ve bu adamın hakkından ancak kendisinin gelebileceğini söylediler. Imam-ı Azam meseleyi dinledi ve yanlış itikat sahibi olan kimseyi ikna etmeye çalışacağını söyledi.
Bu adamın güzel ve dindar bilinen bir kızı vardı. Kız da evlilik çağına gelmişti. Imam-ı Azam o adama haber göndererek, hayırlı bir iş için filan günün akşamı ona misafir olacağını bildirdi. Tabi adam bu habere son derece sevindi ve mutlu oldu. Zira kız evlat baba evinde bir emanet değilmiydi? Nihayet günün birinde bir kısmeti çıkacak ve evden ayrılıp kendine bir yuva kuracaktı. Dolayısıla İmam-ı Azam gibi büyük bir alimin bu meselede aracı olması bir nevi dünürlük etmesi, elbette bir iftihar vesilesiydi.
Kararlaştırılan gün geldi ve Imam-ı Azam o adamın evine misafir oldu. Yenildi, içiidi konuşulup sohbetler edildi ve konu döndü dolaştı asıl meseleye gelindi. Büyük İmam konuya girdi ve Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle adamın kızını bir delikanlı için istedi. Adam imam-ı Azamın aracı olduğu birine kızını vermeye dünden razıydı, lakin bu deli kanlı acaba kimdi, neyin nesiydi? Bunu da usulüyle sordu.
-Ey Imam! Bu hayırlı iş için sizin gelmeniz ve damat adayına kefil olmanız,kızımı vermem için yeterli bir sebeptir, lakin "bu delikanlı kimdir, kimlerdendir, huyu suyu nasıldır?" takdir edersiniz ki, bunu bilmek bizim hakkımızdır.
Bunun üzerine imam-ı Azam başladı damat adayının meziyetlerini anlatmaya:
-Bu kimse son derece dindardır. Allah'tan son derece korkar. Öyle bir haya ve edeplidir ki, bu konuda melekler Ona yetişemez. Aynı zamanda Hafız-ı Kuran'dır. Alim, abid, yiğit son derece de zengin ve cömerttir.
Imam-ı Azam damat adayının meziyetlerini bu şekilde anlatmaya devam ederken adamın ağzı bir karış açık kaldı. Başına devlet kuşu konuyordu. Böyle birine gözü kapalı herkes kızını verirdi. Lafı daha fazla uzatmak istemedi ve dedi ki:
- Ya Imam! Bu kadar yeter. Daha fazla bir şey anlatmanıza hiç gerek yok. Öyle şeyler söylediniz ki, bu saydığınız özelliklerden bir tanesi bile kızımı o gence vermeme valiahi yeter.
Imamı Azam konuyu istediği yere getirmişti ve sözünün sonuna hemen şunu ilave etti.
-Yalnız tüm bunları sayarken, gencin bir kusurunu söylemeyi unuttum.
-Nedir o kusur?
-Kızınızı istediğim delikanlı Yahudidir.
Adam bu cevabı duyunca birden rengi attı. Öylesine hiddetlendi, öylesine gadaplandı ki, ağzından tükürükler saçarak bağırdı:
-Nasılolur Ya Imam!? Benim kızımı bir Yahudi'ye mi istiyorsun ve ona mı layık görüyorsun?!
Bunun üzerine Imam-ı Azam, Hz. Osman (Radıyallahü anh) hakkında ileri geri konuşup "Yahudi" dir diye iftira eden adama, şu müthiş cevabı verdi:
-Bre adam! Sen bir kızını Yahudi'ye veremiyorsun da, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in, iki kızını birden Yahudi'ye verdiğini nasıl iddia edebiliyorsun?
Imam-ı Azam'ın bu sözü üzerine adamın aklı başına geldi ve ne büyük bir hata yaptığının farkına vardı. Evvelce söylediği o cahilane sözler için çok mahcup oldu. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in iki kızıyla da nikahlanma şerefine nail olup, "Osman-ı Zinnureyn" (iki nur sahibi) lakabını alan Hz. Osman (Radıyallahü anh) hakkında yapmış olduğu çirkin iftiralardan ötürü derhal tövbe etti. Artık bundan böyle aleyhinde tek bir söz söylemediği gibi Hz. Osman (Radıyallahü anh)ı hem övdü, hem de çok sevdi.

Kasr-ı Arifan
Aralık 2009

Hristiyan Ve Hazreti Alinin Zırhı

Hazret-i Ali (r.a)'ın, halifeliği zamanında, Kufe'de zırhı kayboldu. Bir müddet sonra bir Hrıstiyan'ın yanında ortaya çıktı. Hazret-iAli (r.a) onu hakimin huzuruna götürdü.
-Bu zırh benim malımdır; onu ne sattım, ne de birine bağışladım; şimdi onu, bu adamın yanında buldum,diye iddia etti.
Hakim:
-Halife iddiasını söyledi, sen ne dersin? diye Hıristiyan'a sordu. O, bu zırhın, kendi malı olduğunu, aynı zamanda halifenin sözünü yalanlamadığını, söyledi.
Hakim Hazret-i Ali (r.a)'na dönerek
- Sen iddia ettin, bu şahıs ise inkar ediyor. Bu durumda iddian için şahit getirmen lazım, dedi.
Hazret-i Ali (r.a) güldü ve :
- Hakim doğru söylüyor, şimdi şahit getirmem gerek, fakat hiç bir şahidim yok, dedi.
Hakim, iddia edenin şahidinin olmamasına dayanarak, hrıstiyan'ın lehine karar verdi. O da zırhı aldı ve gitti.
Fakat, zırhın, kimin malı olduğunu daha iyi bilen Hristiyan' ın, bir kaç adım yürüdükten sonra vicdanı uyandı ve geri dönerek
- Böylesine bir hükümet ve davranış şekli alelade insanların keyfinden değil, peygamberlerin hükümet tarzıdır, dedi ve
- Zırh Ali'nindir' diye itiraf etti.
Kısa bir zaman sonra, onu, müslüman olarak Hazret-iAli (r.a)'ın sancağı altında, Nehrivan harbinde, savaşırken gördüler.

Dervişlere Tekke Yaptıran Hristiyan

Hicrî 161 yıllarında yaşamış evliyaullahtan Ebu Haşim-i Sufî Hazretlerinin müritleri bir hayli kalabalıktı. Fakat toplanıp ibadet edecek bir yerleri de yoktu.
Birgün bir hristiyan emir ava çıkmıştı. Yolda Ebu Haşim es-Sûfî'nin müridlerinden iki kişinin birbirleri ile buluştuklarını gördü. Onlar musafaha yaptıktan sonra kucaklaştılar, orada oturdular, yanlarında yiyecekleri ne varsa ortaya serip beraberce yediler. Sonra da kırk yıllık ahbap gibi kucaklaşarak vedalaşıp ayrıldılar.
Onların bu samimiyetle ülfet etmelerini seyreden hristiyan emiri, hallerine hayret etmiş ve onların o hareketi çok hoşuna gitmişti. Biribirlerinden ayrıldıktan sonra orada kalan müridi yanına çağırdı ve:
- O ayrıldığın, biraz evvel beraber yemek yediğiniz adam kimdi?, diye sordu.
O zat:
- Bilmiyorum, diye cevap verdi. Emir yine sordu:
- Buluşmanızın sebebi ne idi?. O zat:
- Hiçbirşey değildi, diye cevap verdi. Hristiyan emir:
- Buluştuğunuz zat nereli idi biliyor musun?, dedi. O zat:
- Bilmiyorum, diye cevap verdi. Hristiyan emir bu sefer o zata:
- Sizin toplanıp sohbet ettiğiniz, ibadet ettiğiniz bir yeriniz var mı? diye sordu.
O zat, ona da: «Yoktur!» diye cevap verince hristiyan daha fazla hayret etti. Bunlar biribirlerini tanımadıkları, daha evvel oturup sohbet etmedikleri halde, bu kadar kısa bir görüşme ile nasıl samimî oluvermişlerdi. Kendisi hristiyan olmasına rağmen onların bu hareketinden çok duygulandı ve müride orada söz verdi:
- Ben sizin toplanıp zikredeceğiniz bir hangâh (tekke) yaptıracağım, dedi ve kısa zaman sonra da Şam'ın yakınında Ramle'de bir yer inşa ettirdi.
Hristiyanın bu samîmi hareketi Cenab-ı Allah'ın hoşuna gitmiş olacak ki, sonunda hristiyan da o tekkede Ebu Haşim es-Sufî Hazretlerinin müridi olarak onlara hizmet etti. Her ne kadar insanlar zahiren biribirlerini tanımasalar da, ruhlar biribirlerini tanımaktadır. Alem-i Ervah'ta tanışıp görüşmektedirler. Dünyada da her ikisi biribirlerinden memnun olurlar, yani ikisi de iman etmiş olurlarsa anlaşıp kaynaşmaları çok kolay olur ve samîmi olmaları için hiçbir maddi menfaat gerektirmez.
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi

Gönül Dili

Seyyide Tün Nefise

Allah dostlarından.... Seyyide Tün Nefise Bir akşam vakti. Kapısı çalınıyor. Komşuları, gayrimüslim bir çift. Bir ricaları var.
-Komşu, sende biliyorsun, bizim felçli bir kızımız var. Önemli bir işimiz çıktı, sabaha kadar gelemeyebiliriz. Biz gelene kadar Allah için... kızımıza bakabilirmisin?
İşi gücü ibadet ve gözyaşı olan ulvi kadın:
- Ne demek, siz işinize bakın evladınızı düşünmeyin.
Anne baba işlerine, Seyyide Tün Nefise felçli kızın yanına gider.
Saatler saatler... Allah dostunun gözleri, kızın üzerinde, sevgi dolu bakışlar ve kızdan sevgi dolu karşılıklar...
İçi bir an bir garip bir garip oluyor.
Gönül diliyle:
- Allahım Allahım, şu güzel kızı şu güzel kızı ayağa ayağa kaldır ve ona hak yolu nasip et.
Anne ve baba dönüyorlar. Hasta kızları komşularının ayağının dibinde oturmakta. Büyük bir mutluluk içersinde. Kapının açılmasıyla birlikte ayağa fırlıyor...
... ve hepsi artık, Allah'ın razı oldukları içersinde, İslamın içinde.

Bari Onunla Beraber Yanayım

Bunların arasında zayıf bir bülbül yavrusu vardı. Kendini ateşe atacağı sırada Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselama emredip buyurdu ki:
- O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor.
Cebrail aleyhisselam kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki:
- Halilullahı ateşe atıyorlar. Madem ki kurtarmaya kâdir değilim, bari onunla beraber ben de yanayım.
Hak teâlâ buyurdu ki:
- O kuşun benden dileği nedir?
Bülbül şöyle arz etti.
Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur. Bin bir ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerifini de bilmek isterim.
Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.
Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir.
Nemrud’un ateşi, İbrahim aleyhisselama gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına muhabbet etti, aşık oldu.
İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini aradılar.

Derviş Olduğun İçin

Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya'ya hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkân'a Şeyh Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin huzûruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri buna karşılık, bir özür beyân ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî'ye bildirilince,
- Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim, dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd'a giydirdi ve kendisi de silâhtar olarak, Kâdı İyâd'ın yanında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin evine girdi. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebü'l-Hasan hazretleri selâmını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;
- Sultan için neden ayağa kalkmadınız?diye sorunca, Ebü'l-Hasan, Sultan Mahmûd'a;
 
- Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım, dedi. Soruya o ânda cevap vermediler.
Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye; 
 -Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi? diye sordu.
Ebü'l-Hasan-ı Harkânî:
- Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allahü teâlânın râzı olduğu kimselerden olurdu, diye cevap verdi.
Sultan Mahmûd bu cevâbı beğenmedi ve;
- Ebû Cehl, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd'i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun? dedi.
O, Resûlullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihânın efendisini, üstünlerin üstünü olan Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bâyezîd'i görenler mi kurtulur demek istedi.
Ebü'l-Hasan;
- Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan hazret-i Muhammed (s.a.v) olarak görmediler. Ebû Tâlib'in yetimi, Abdullah'ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Resûlullah olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi, buyurdu.
Sultan Mahmûd Han bu cevâbı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Sultan Mahmûd;
- Bana nasîhat ediniz, deyince
Ebü'l-Hasan-ı Harkânî;
- Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl, cömert ol, Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster, dedi.
Sultan Mahmûd;
- Bana duâ buyurun, deyince,
Ebü'l-Hasan-ı Harkânî;
- Ey Mahmûd, âkıbetin makbûl olsun,dedi.
Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebü'l-Hasan, sultânın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri;
- Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız, dedi. Sultan, Ebü'l-Hasan'ın paraları almasını çok istedi ise de, kabûl etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebü'l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.
Sultan Mahmûd giderken, Ebü'l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd;
- Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikrâm nedir? diye sordu.
Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri;
- Buraya pâdişâhlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum." dedi.
Sultan, sonra gazâya gitmek üzere Harkân'dan ayrıldı. Sevmenât'a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebü'l-Hasan hazretlerinin hırkasını eline alıp;
- Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kafirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim, diye duâ eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde birşey görmiyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmûd, rüyâsında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî, Sultan Mahmûd'a;
- Allahü teâlânın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin." buyurdu.

Silahinı Teslim Et Ona

Ahzab Harbi'nde, hendek kazmaktan yorulan Sa'd bin Muaz (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in yanında oturmuş dinleniyordu. Bu esnada, toprak taşıyan Zeyd bin Sâbit (r.a.)'in çalıştığını görünce, ona işaret ederek;
-Yâ Resûlellah, dedi, Allâh'a hamd olsun ki, bunun babası beni sağ bıraktı da, sana îmân etmek şerefini bana nasip eyledi. Buas günü, ben bunun babası Sâbit bin Dahhâk ile boğaz boğaza boğuşmuştum!
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz,
-Fakat, onun bu oğlu, ne iyi çocuktur', buyurdu.
Zeyd bin Sâbit (r.a.)'in bir ara gözlerini uyku bürüyüp kendisi uyuyakalmıştı. Kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde, orada çalışmakta olan diğer Müslümanlar, onu hendeğin kenarında uyur bir halde bırakarak etrafı dolaşmaya gitmişlerdi. Bu esnada onun yanına gelen Umâre bin Hazm, şaka için, silâhını alıp saklamış, Zeyd bin Sâbit'in de bundan hiç haberi olmamıştı... Uyanıp silâhını bulamayınca da, heyecanlanmış ve korkmuştu! Resûlüllah Efendimiz bunu işitince, Zeyd'i çağırttı. Ona,
-Ey uykucu! Sen uykuya daldın, nihâyet silâhın da kaybolup gitti' buyurduktan sonra, 'Bu çocuğun silâhının nerede olduğunu kim biliyor?' diye sordu.
Umâre bin Hazm,
-Yâ Resûlellah, ben biliyorum. Silah benim yanımdadır, dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz,
- Silâhını teslim et ona! buyurdu ve şaka yollu da olsa, Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı.

Neyin Var A Kişi

KURTUBİ Tefsirinde nakledildiğine göre, sahabîlerden biri Nebiler Sultanının mübarek huzurlarında hep kederli görünürlerdi.. Yüzünde ızdırap çizgilerinin izleri vardı.. Bir gün Allah'ın Peygamberi o sahabîye dediler ki:
Seni hep üzüntü ve keder içinde görüyorum. Neyin var? Seni bu derece üzen şey ne ola?
Gerçekten o sahabî pek kederliydi. Can kuşu ten kafesinde çırpınıp durmaktaydı.. Birden gözleri buğulandı, dudakları acı ile büzüldü. Dili düğüm düğüm oldu da tek kelime söyleyecek takati kendinde bulamadı. Ne var ki, şefkat ve merhametin ve en güzel huyun sahibi Cenab-ı Peygamber (Sallallahû Aleyhi ve Sellem), onun yanık yüreğine bir damla inayet suyu serpti:
Ey Allah'ın kulu, dedi, bana açamadığın derdini başka hiç kimseye açmak imkanın olmaz... Benim indimde ayıplanıp kusurlu görülmezsin. Seni bu hale sokan derdini bana anlat ki, deva olayım!..
O iki Cihanın Saadet Güneşi, o herkesin imdadına yetişen Rahmet Peygamber demirin gönlündeki pası bile giderirdi. Kaldı ki bir insanın derdine deva olmasın...
Biraz cesaret bulan sahabînin dilindeki düğüm birden açıldı. Ah ve enin ederek anlatmaya başladı:
Ey Allah'ın Rasulü, ey kokusu hoş Nebi!. Allah beni sana feda kılsın... Benim öyle bir günahım vardır ki, bunu hatırladıkça üzüntüye gark oluyorum. Öyle zannediyorum ki, Rabbi Kerîmimin huzurunda bu günahın hesabını veremeyeceğim!..
Kainatın Efendisi, ümit dalları kurumuş gibi görünen bu sahabîye teselli etti ve dedi ki:
Sen günahının ne olduğunu anlat!.. O sahabî, iki gözleri iki çeşme halinde şöyle anlattı:
Ey Allah'ın Rasulü, İslam'dan önceki cehalet devrinde ben de kızlarını öldüren bedbahtlardan biriydim. O korkunç günler bir kabus gibi beni de sarıvermişti. En son olarak tek kızım kalmıştı. Annesi:
Ey efendi, diyordu, bu işve fidanıma kıyma!.. Böyle bir gülü dalından koparmak reva mıdır?..
Onun yalvarışları karşısında ben de tek kızımı öldürmekten vazgeçmiştim..
Ne var ki, kızım da günden güne büyüyor, gittikçe güzelleşiyordu. Öyle bir yüzü vardı ki, sanki nar çiçeğine benzemedeydi. Allah'ın Kudret eli ona canlar yakan bir güzellik vermişti. Beni bir namus gayretidir aldı. Cehalet damarım alev seli halinde köpürdü, akıl ve idrak aynası çatladı:
Onu diyordum, bir başkasının evine bir başka adama nasıl verebilirim?
BÜYÜYÜP serpilen, servi gibi nazla salınan kızımın evde beklemesini istemediğim gibi, kocaya verip de bir başkasına terk etmeyi de hazmedemiyordum. Hasılı, kanlı cehalet beni zehir pençesinde nefes nefes sıkıyordu. Adem evlatlarının ezeli düşmanı şeytan da sahnedeydi, meydanlarda zıpzıp oynuyor, beni durmadan dürtüyordu.
Vah sana!.. Sen nasıl bir adamsın. Sende hiç namus gayreti yok mu?
Nihayet lanetli İblîs galebe çaldı. Aileme:
Ey iyi hatun, dedim, şu köydeki akrabamı ziyarete gideceğim, kızımızı da giydirip süsle, onu da beraber götürmek istiyorum!..
Zavallı kadın ne bilsin... Kurdun eline kuzuyu teslim ediyordu. Pek sevindi ve nar çiçekleri gibi taze kızını giydirip süsledi. Bende kızın elinden tutup yola çıktım... Yolları elime dolayıp gidiyordum...
O nur yumağı masum çocuk ardımca kuşlar gibi sekerek geliyordu. Ölüme gittiği nereden bilecekti.
Nihayet yolumuz ıpıssız bir vadiye uğradı. Orada tasarladığım bir kuyu vardı. Bu kuyu oldukça derin ve korkunçtu. İçine düşenin çıkmasına imkan yoktu. Nice can Yusuf'unu yutacak derinlikteydi. Adeta ağzını açmış bir canavara benziyordu.
Gökte güneş fokurduyor, yerde kumlar kavuruyordu. Çölün öldürücü sıcağı beynimizi kaynatmak üzereydi. Küt küt adımlarla yürüyerek kuyunun başına geldik. Kızım benim ürkek halimden şüphe etmişti. Yaralı keklikler misali titriyor, iri iri gözlerle yüzüme bakıyordu...
Ölüm kuyusu ağzına kadar su ile doluydu. Artık muradım hasıl olacak, ben bu kızdan ebedî olarak kurtulacaktım. Bu sırada kızımın elinden tutup suya bakması için kuyu ağzına kadar getirdim. Masum yavru, ak güvercinler gibi titreyerek çığlığı bastı:
Vah başıma gelen!.. Demek babam beni boğmak istiyor, demek yine şeytan yol kesiyor?.. Demek ben de sırf kız olarak dünyaya geldiğim için ölüme mahkum ediliyorum?..
Bir an vicdanım harekete geçti, cehalet sisleri aralandı, akıl yayı oku attı. Onu bıraktım. Başımı iki ellerim arasına alıp düşünceye daldım...
İçimde bir acayip tufan, bir ateş seli... Bu kötü işten vazgeçmeyi murad ediyordum, fakat cehalet timsahı vicdan kuşunu yutuveriyordu. Lanetli İblîs de kulağımın dibinde tezgahını kurmuştu:
Sen, diyordu, ne beceriksiz adamsın!.. Bu kızı kuyuya atıp helak etmezsen, bir başkasının eline verecek, namusunu çiğneteceksin. O zaman daha mı iyi olacak? Kendine gel, onu buracıkta öldür, yüzünün akı ile evine dön!..
Şeytanın fitne davulu beyin zarımı çatlatmış olacak ki, bir canavar gibi kızımın üstüne atıldım. Onu sürükleye sürükleye kuyunun başına getirdim. Kız son bir gayretle çırpınıyor ve:
Ey babam, diyordu, kıyma bana!.. Benim günahım ne ki, ölüme layık görülüyorum!..
Artık ne akıl, ne idrak, ne vicdan çalışmıyordu. Kızımın çığlıkları çöllerde yankılar yapmaktaydı... Nihayet onu tepesi üzerine kuyunun içine atıverdim. Her şeye hayat kaynağı olan su, kızıma ölüm kıskacı oluvermişti. Karanlık su, çığlığıyla beraber kızı da yutuvermişti... Kuyunun dalgaları bir ip gibi kıvrım kıvrım kıvrılarak çocuğu dibe çekti...
Gözleri bulut gibi yaşlar döken sahabî, bir nefes durup yaşlı gözlerini Allah Rasûlünün mübarek yüzüne dikti ve şöyle devam etti.
Ey Allah'ın Rasûlü, ey eşi bulunmaz inci!.. Daha sonra Allah bize acıdı, bize kendi içimizden bir Peygamber gönderdi... Bizi Nübüvvetle şereflendirdi... Siz de bizi İslam ile, îman ile tezyin ettiniz. Ve evvelce işlediğimiz şeylerin ne kadar cahilce olduğunu anladık... Öyle de, vicdanım sızlayıp durmadadır... Yüreği yaralı bir baba, nasıl kederden kurtulur, hüzünden azade olur?..
Ey Nebiyyi Ahirzaman!.. İşte beni devamlı gam seline sürükleyen derdim budur!..
NİHAYETSİZ olan Mülkün Seyyidi ve Kevser Havuzunun Sahibi, bu yürek parçalayan sahneleri yeniden yaşıyormuş gibi titredi ve mübarek gözleri yaşlarla doldu.. Mecliste bulunan diğer sahabîler de hıçkırıklarını tutamıyorlardı...
Allah'ın Şerefli Nebisi, ona derin derin baktı "Senin günahın affolmaz" demedi.. Şöyle buyurdu:
Eğer cehalet devri günahları bağışlanmasaydı seni de aynı şekilde cezalandırmaktan geri kalmazdım!..
O karanlıktan bu aydınlığa eriş, işte Nebiler Sultanının sayesinde oldu. Taş kalbli insanları gözü yaşlı ceylanlar haline getirmek devleti O'na bahşedildi. O'nun muhabbetiyle gönüllerini yakanların sayısı gökteki yıldızların sayısını geçmiştir. İnsanlık alemi Peygamberler Peygamberini tanıdığı ve O'na bağlandığı gün kurtulacaktır...

Muhammed Hak Elçisi...
Nur, rahmet, sonsuz güzel,
Ey can, O' nu sev!..
Olmaz, hiçbir şey O'nsuz güzel!..

Mustafa Necati Bursalı
Altınoluk Dergisi

1987 - Subat, Sayı: 012, Sayfa: 035

İyiliğin Peşinden İmtihan Gelir

Salih bir zat vardı. Çok cömertti. Elinde avucundakileri muhtaçlara dağıttığı gibi, yardım isteyen fakirler olursa, onlara belli etmeden, başkalarından kendi adına borç alır fakirlere hediye ederdi.
Bu zat bir gün hastalanır, yatağa düşer. Hastalığı gittikçe artar. Bunu duyan alacaklılar, onun ölüm döşeğinde olduğunu düşünerek başucuna dikildiler.
Salih zat bundan son derece utanmış, rahatsız olmuştu. Asık yüzlü, sıkıntılı tiplerle çevrili olması onu üzmüştü. Bir şeyler söylemek istedi ancak, bize para gerek, nasihat değil, diye susturuldu.
Bu sırada dışarıdan helva satan bir çocuğun sesi duyuldu. Salih zat, bir adamına seslenerek helvaları satın alıp ziyaretçilere ikram etmesini istedi. Görevli, çocuğun tepsisindeki bütün helvaları aldı. Ziyaretçilere ikram etti.
Herkes abus çehrelerle helvaları yediler. Çocuk gelip helvaların parasını istedi. Salih zat,
- Evlat bunları bana borç olarak yazar mısın? deyince çocuk tek kelime söylemeden dışarı çıktı, 50-100 metre ileride bir ağacın altına oturup sessizce ağlamaya başladı.
Oradan geçmekte olan şehrin valisi onu gördü, yanına gelip başını okşadı, niye ağladığını sordu. Çocuk olup biteni anlattı, o zata edebimden bir şey diyemedim ama,
- Ben bunları zaten borç olarak almıştım, nasıl ödeyeceğim, evime nasıl para götüreceğim?" diye ağlıyorum dedi. Vali, hasta yatan salih zatı yakından tanıyordu. Çocuğun parasını ödedi.
Çocuğa içi altın dolu yedi sekiz kese altın vererek gidip o salih zata vermesini söyledi. Altınlar eve gelince alacaklıların neşesi yerine geldi. Herkes alacağını tahsil etti. Ancak böyle aniden paranın gelmesine de bir anlam veremediler. Salih zat şu cevabı verdi: "Ben sıkıntı içindeydim. Siz de sıkıntı içindeydiniz. Buna bir de çocuğun üzüntüsü eklendi. Çocuğun edebi, tek kelime etmeden gitmesi, işi çözdü. Allahü teâlâ o masumun ihlası, edebi hürmetine sıkıntıları giderdi. İmtihanı kazanan o masum oldu.
Alacaklılar utanıp paraları tekrar vermek istediler. Ancak kabul etmedi.
- İnsan bir iyilik yaptığında samimiyetinin belli olması için peş peşe imtihanlardan geçirilir. Hatta iyilik yaptıklarından küfranı nimet görür. Eğer sabrederse iyiliğinin karşılığını kat kat alır. Sizler bir iyilik yaptınız. Ama sabredemediniz. Eşyanın hakikati görüldükten sonra pişman oldunuz, dedi.

Nuh Tufanı Ve Kediyle Köpek

Nûh Peygamber Tufan hadisesi başlamadan önce bir gemi inşâ ettirdi. Bu gemiye bütün yeryüzü canlılarından birer çift aldı. Gemi tamamen dolmuştu. Onun için de çiftlerin birbirleriyle cinsî birleşmede bulunmalarını yasakladı. Çünkü birleşirlerse üreyip gemiyi batırabilirlerdi.
Gemideki canlıların arasında kedi ile köpek de yer alıyordu. Köpek, Nûh peygamberin "Sakın cinsi münasebette bulunmayın. Çünkü batarız" diye sıkı talimatına rağmen bir gün dayanamayıp hemcinslerinden biriyle çiftleşir. Köpeğin çiftleştiğini gören kedi hemen gidip durumu Nûh peygambere bildirir. Hz. Nûh (a.s.) da köpeği çağırtarak iyece bir azarlar.
Fakat bir süre geçtikten sonra köpek dayanamayıp yine çiftleşir. Daima köpeğin hareketlerini kollayan kedi de durumu tekrar Hz. Nûh'a yetiştirir. Köpeği çağırtan Hz. Nûh (a.s.) yine kendisini iyice bir haşlar. Köpek bakar ki kurtuluş yolu yok, inkâra yeltenir. Ben böyle bir hareket yapmadım, diye ayak diretir. Kedi yaptı, köpek de yapmadım derken konu iyice arapsaçına döner. İşin böylesine kargacık burgacık bir hâl aldığı bu sırada kedi bütün kurnazlığını ortaya seren bir teklif atar. Nûh peygamber'e "Ey Allah elçisi!" der. "Ben köpeği sizin emrinizi çiğneyerek hem cinsiyle cinsi birleşmede bulunurken şu iki gözümle gördüm. Fakat o, inkâra yelteniyor, zararı yok. Mademki inkâr ediyor, siz de Allah'a yalvarıp yakararak onları size suçüstü göstermesini dileyin. Eminim ki o zaman onları yakalayacak ve kimin doğru söylediğini gözlerinizle göreceksiniz."
Bunun üzerine Nûh peygamber Allah'a dua ve niyaz eder. Der ki, "Ey Rabbim! Köpekler emirlerime ayak uydurmuyor. Suçlarını yüzlerine vurduğumda da inkâra kalkışıyorlar. Bana onlara suç işlerken göster de ben de bu konuda aydınlığa kavuşayım. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu anlayayım."
Bu duanın üzerinden bir süre geçtikten sonra bir gün köpek yine nefsine hâkim olamayıp hem cinsiyle temasa geçer. Fakat artık Nûh peygamberin duası kabul olunmuş, o yüzden de kendilerini mutlaka suçüstü yakalayacaklardır. Kuvvet ve kudretine nihayet olmayan Allah (c.c.) birleşen köpeklere öyle bir illet verir ki çiftleşme esnasında uzun zaman bir türlü birbirlerinden kopamazlar. Öylesine kenetlenmişlerdir ki ne kadar didinseler ayrılmaları imkânsızdır.
Tabii durumu uzaktan seyreden kedi yine her zaman ki gibi haberi Hz. Nûh'a uçurmakta gecikmez. Durumu haber alan Hz. Nûh (a.s.) hemen olay yerine gelir ve köpekleri çiftleşme halindeyken görür. Köpek öylesine mahcup olur, öylesine utanır ki, o anda yer yarılsa hiç tereddüt etmeden dibine girecektir. Bunun üzerine kediye diş bilemeye başlar ve de ardından kedi için Allah'a şöyle beddua eder:
"Ey Rabbim! Benim rezaletim meydana çıktı. Yeteri kadar mahbup oldum. Fakat dilerim senden bu kediyi de cinsi münasebet sırasında bütün mahlukata karşı mahcup ve rezil edersin. Tıpkı beni ettiği gibi."
İçten ve yanık bir sesle dua eden köpeğin dileğini yüce Allah (c.c.) kabul eder. İşte o yüzden de kedi cinsi münasebette bulunurken acı feryatlarla bütün etrafı ayağa kaldırır. Çünkü köpeğin sırrını açmıştır. Çünkü söz taşıyıcılık ve dedikodu etmiştir.
İşte kedi gibi, mümin kardeşlerinin sırlarını yayan, ara bozmak için ona buna söz taşıyan, ötekini berikini çekiştirmekten zevk duyan kimselerin de yüce Allah (c.c.) kıyamet günü mahşer toplantısında, bütün yaratıkların huzurunda, tüm kusur ve günahlarını bir bir ortaya dökecektir.

Duanın Çabuk Kabul Olması

Kadının biri henüz emekleme döneminde olan yavrusunu da alarak çatıya çıkmıştı. Kendisi bir işle meşgulken çocuk da annesini izliyordu. Bir ara annesini takip ederken ansızın çatıdaki suyoluna yuvarlandı. Anne, çocuğunun düşmekte olduğunu görünce acı bir çığlık atıp yavrusuna doğru koştu. O sırada sokaktan geçenler bu manzarayı görünce aşağıdan olanları izlemeye koyulmuşlardı. Zaman az olduğu için ellerinden bir şey gelmiyordu. Derken çocuk çığlık sesleri arasında hızla yere düştü. Çocuk henüz havadayken oradan geçmekte olan takvalı bir mümin, “Allah’ım onu yakala!” diye bağırdı. Görülen manzara bir anda herkesi büyülemişti. Zira çocuk, olduğu gibi havada kalakalmıştı. Kalabalığın arasından öne çıkan bu mümin, şaşkın bakışlar arasında havada duran çocuğu eline alarak yere bıraktı.
Bu manzarayı gören herkes bir anda adamın etrafını kuşatıp eline ayağına kapandı. Bunun üzerine mümin adam şöyle cevap verdi: “Ey ahali! Bu olay size yeni ve ilginç bir olay gibi gelmesin. Ben bir ömürdür Allah’a itaat ediyorum. Bir kere de O, kulunun çağrısına icabet etmişse şaşılacak şey bunun neresinde?”
Bir hadis-i kudsî’de Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Kim benimle oturup kalkarsa ben de onunla oturup kalkarım ve kim bana itaat ederse ben de onun her istediğini yaparım.”

Ben Nasıl Cehennemlik Olurum

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında:
— Oğlum, namaz hiç bu vakte bırakılır mı?
Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmıştı, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.
Kendisi ise, nefsini bir türlü yenemiyordu. Hep ‘ne oluyorsa?’ namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, “Yine geciktirdim namazı,” dedi kendi kendine.
Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazını edâ etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi. “Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana.” dedi. Çok seviyordu onu hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki, hicâbından renkten renge girerdi.
O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu.*Namazdan sonra*bir süre bu şekilde tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. “Ne kadar da yorulmuşum.” dedi. Daldı gitti öylece.
Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu.
Yüreği, yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor, soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet,*sorgu sual*ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanındaki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.
Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. “Benim ismimi mi okudunuz?”, dedi, dudakları titreyerek.
Kalabalık birden yarılmış, bir yol oluşmuştu önünde.İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar.
Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden. “Şükürler olsun.” dedi, kendi kendine ve devam etti; “Gözlerimi dünyaya açtım, hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşturuyor, malını İslâm yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah’ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım.”
Kirpiklerinden aşağıya gözyaşları dökülürken, “Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum.” diyordu. Ama bir yandan da “O’nun için ne yapsam az, Cennet’i kazanmama yetmez.” diye düşünüyordu. Tek sığınağı Allah’ın rahmetiydi.
Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyor; sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu.
Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kâğıt, mahşer meydanındaki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti.
Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi*Cehennemlikler*listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten donakalmıştı.
“Olamaaaaz.” diye bağırdı. Sağa-sola koşturdu. İnanamıyordu. “ Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım.” diyordu. Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehenneme doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı?
Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.
“Hizmetlerim Oruçlarım…Okuduğum Kur’ân’lar, Namazım.. *Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?” diyordu.
Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu hiç dinlemediler, sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı.
Resûlullah, “Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler.” buyuruyordu. “Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?” diye düşünüyordu.
“Namazlarım, Namazlarım, Namazlarım..” diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı, Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.
Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birdenbire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu.
Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. Kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. “Siz de kimsiniz?” dedi.
İhtiyar gülümsedi:
“Ben senin namazlarınım.”
“Neden bu kadar geç kaldınız? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum.” dedi. İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; başını salladı;
“Sen beni hep son anda yetiştirirdin, hatırladın mı?..”
Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu. Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu..
“Vay, o namaz kılanların haline ki; Onlar kıldıkları namazdan gafildirler.” *Maun 4,5

Anzaklı Ömerin Hikayesi

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Müslümoğlu görev yaptığı hastane de başından geçen çok enteresan hadiseyi şöyle anlatıyor: "Amerika'ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değil. Newyork'da Medikal Center Haspital adlı bir hastane de görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler... Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da lâboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında. Tabii kendisi ile ingiliz'ce kunuşuyorum. - Kan vereceğim kolunuzu açarmısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. Pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. - Siz Türk müsünüz? Kaşlarını yukarı kaldırarak "Hayır" manasına işaret yaptı. Ama ben halâ merak ediyorum: - Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? - Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: - Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı. benim bayrağım...Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu: - Siz Türk müsünüz? - Evet Türk'üm... İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı: "Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topuyorlardı. Ben Anzaklı'yım Avusturalya Anzaklarından... İngiliz'ler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe almış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. "Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık. Avusturyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türk'lere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman Mısır da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan Hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim." Meraktan ağzım açık yaşlı Avusturyalı'yı dinliyorum. Savaşın dehşetli anlarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:" Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim.Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice, bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana." dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben. Niye savaşmaya gelmiştim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış." diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım.Bu bayrağın esrarı bu işte." Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: "Tarihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk..Ne garip değil mi? Avusturalya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız.Bizi hep kandırmışlar...Buna bütün kalbimle inanıyorum." Peşinden nemli gözlerle; - Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. - Ömer, cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: - Peki niçin Ömer ismini vermişler sana? - Babam Müslümanların ikinci Halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş. - Yahu senin adın Müslüman adı mı? Ben; - "Evet Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ona mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: - Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr.Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun. - Olsun! - Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu? Şaşırdım. Nasılda birdenbire Müslüman olamaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için, soramadığı için konuşamıyormuş.. - Tabii dedim Müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine İmanın ve İslam'ın şartlarını anlatım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı....Mırıldandı: - Siz Müslümanlar tespih çekersiniz bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah'ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Cenab-ı Hakk'ı zikretmeyi O'na ibadet etmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tespih bulup kendisine getirdim Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
Beni yalnız bırakma olur mu? - Ne gibi Ömer amca? - Ara sıra gel de bana İslamiyet'i anlat!
sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum. Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden: "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" Hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde İmanı ile, koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen baş ucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda ruhunu teslim etti. Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine İman nasip olmuştu. "Ne yalan söyleyeyim. ağladım."

Server Dede

Sultanahmet Meydanı’nda Tapu ve Kadastro Müdürlük binasının arka tarafına geçerseniz, bir incir ağacının altında 1748 tarihli enteresan bir mezar görürsünüz. Mezarın baş kitabede buradan yatan kişinin 'Ser verip sır vermeyen Server Dede' olduğu, 'davasına ve sırrına sahip çıkıp bu uğurda öldüğü için Defter-i Hakani binasının avlusuna gömüldüğü' yazılıdır. Defterhane-i Hakani olan Tapu ve Kadastro Müdürlüğü'dür. Binanın ikinci katında yatan Server Dede'nin hikâyesi ise 'ser verip sır vermeme' yönü ile 'yedi tepeli şehre' çok benzer. Buradaki kayıtlar, 'kul hakkı'na riayet için kılı kırk yaran titizlikle tutulur, gerektiğinde başını ortaya koymak pahasına muhafaza edilirdi. Birinci Mahmud zamanında Defter Emini olan Server Dede, görevine son derece bağlıdır. Server Dede’ye ahbapları latife yollu ikide bir: - Server baba şu Bektaşilerin bir sırrı varmış nedir? Diye takılır, sula sorarlardı. Hazretin bunlara verdiği cevap daima: - Evlat! Ser (Baş) verilir, sır verilmez. Diyerek baştan savmak olurdu Bir akşam saraydan geç vakit bir emir gelmiştir. Anadolu'daki bir arazi anlaşmazlığı halledilmeye çalışılır. 18. asrın sonlarına doğru, Anadolu'daki iki kasaba arasında bir meranın paylaşılamaması yüzünden ihtiláf çıktığı ve çatışma ihtimali bulunduğu haberi alınmış, haber saraya aksedince dönemin padişahı Mahmud, evrak mahzeninden çok mühim bir kaydın çıkarılmasını emretmişti. Server Dede bu emre itiraz etti: - Allah’ın sabahı yok mudur? Bu saatte mahrem evrak karıştırılır mı? Yarın sabahleyin gelin! Diyerek saray adamlarını başından savdı. Onlarda bu sözlerin birine bin kattılar, Sultan Mahmud’a yetiştirdiler. Zaten Bektaşilere korkunç bir darbe indirmiş olan Đkinci Sultan Mahmut, fermanı bastı. Bektaşilerin amansız düşmanı olan Şeyhülislâm Halet Efendi’de fetvayı verdi. Cellatlar hemen koştular, Server dede’yi Kabasakal’daki evinden aldılar. Sultanahmet Meydanına getirdiler. O zamanlar Sultanahmet Camisinin kapısı önünde bir çınar vardı. Server Dede’yi bu çınarın altına getirdiler ve burada boynunu vurdular. Fakat idam hükmü infaz olunmadan evvel yine bazı kimseler: - Ne olur, Server Dede nasıl olsa ölüyorsun, şu Bektaşi sırrını söyle de bizi merakta bırakıp gitme! Dediler. Server Dede hiç itidalini bozmadan: - Kellemi vurduktan sonra bu sırrı âğâh olursunuz! Cellâtlar meraka kapılmışlardı. Hemen Hazretin kellesini vurdular. Server Dede’nin başı yere düştüğü vakit ağzından muska şeklinde katlanmış küçük bir kağıt parçası fırladı. Meraklı topluluk hemen bu kağıdı aldılar ve açtılar. Kağıdın üzerinde şu ibareler yazılı idi: “ Ser verir, sır vermez Server Dede “ Bu ibare o günden itibaren halk diline düştü. Bektaşi sırrı bir atasözü oldu. Đş bu kadarla bitmedi. Server Dede, yere düşen kanlı başını koltuğunun altına aldı. Cami kapısından bu gün defnedildiği Tapu Dairesi’nin eski kısmına kadar koşarak gitti, merdivenleri çıktı. Orada düşüp kaldı. Bu durum Padişah’a haber verilince: - Düştüğü yere defnedilsin, iradesi çıktı. Server Dede’yi bina içine gömdüler. Ertesi gün Divan toplanıp paşalar durumdan haberdar olunca "Sultanım" derler, "Boş yere kıymışsınız Defter Emini'ne. Atanız Hazreti Sultan Fatih kanununca defterlerin gece dışarı çıkması yasaktır. Paşaların sözü doğrudur. Fatih Sultan Mehmed, Karamani Nişancı Mehmed Paşa'ya hazırlattığı "Kanunname-i Devlet-i Osmaniye "de kendi emri olmadan bu tür defterlerin geceleri saraydan ve Defterhane' den çıkartılmalarını yasaklamıştır. Mesele anlaşılınca padişah da pişman olur. Dede'nin Defterhane içine defnedilmesini emreder. Bazıları bu hadisede idam hükmünü verenin padişah değil sadrazam olduğunu da söylerler.
Server Efendi'nin mezarı, o günden sonra Defterhane'de görev yapan memurlar için kutsal bir yer gibi kabul edildi, efsaneleşti ve Server Efendi memurların evliyası sayıldı. Göreve yeni başlayan memurlar mezarı ziyaret ediyor, bu ziyaret yapacakları işin önemini kavramalarına yardımcı oluyordu. Rüşvet alan memurlar, Server Dede'nin mezarının önünden çekinerek ve yüzlerini yere eğerek geçerlerdi. Efsane, Osmanlı arşiv belgelerine bile yansımıştı. Zamanın padişahı 18. yüzyılın sonlarında usulsüz iş yapıp rüşvet alan memurlara hitaben yazdığı bir emirde, 'Defterhane memurlarından bazılarının önemli miktarlarda gelirleri olduğu halde iş sahiplerine ‘ser vermek olur, sırrı açığa vurmak olmaz’ diye ölümü göze alan ve bürolarının bahçesinde gömülü bulunan Server Dede'nin koyduğu kuralların aksine rüşvet aldıkları öğrenilmiştir. Dedelerinin görev sadakatinden utanmaları gereken bu memurlar, yakalandıkları takdirde cezalandırılacaklardır' deniyordu.

İki Osmanlı Askerinin Hikayesi

İngilizler, Hindistan’ı işgal edince, Hindistan Kralı, Osmanlı Sultanından yardım istemiş. Oda bir gemi göndermiş. Osmanlı da uzun zamandır savaş içindeymiş zaten. Buna rağmen üç yüz elli asker olan gemiyi Hindistan’a göndermiş. Yolda bir hastalık gemide askerlerin bir kısmını telef etmiş. Askerler Hindistan’a çıkmışlar. Osmanlı askeri, İngiliz’lerin ellerindeki savaş malzemeleri karşılarında uzun süre direnememişler. Bir kısmı orada şehit olmuş. Kırk kadar askeri de esir almışlar. Esir aldıkları askerleri gemilerde ağır işlerde çalıştırmaya başlamışlar. Aradan bir süre geçmiş. Osmanlı askerlerinin bulunduğu gemi Avustralya’ya giderken içlerinden iki tanesi denize atlamış, Avustralya’ya çıkmışlar. Kurtulmuşlar esaretten... Bu iki askerden biri Karadenizliymiş. Baba mesleği olan dondurmacılığı yapmaya başlamış… Diğeri de Kara hisar’lıymış. Onunda mesleği kasaplıkmış. Oda kasaplığa devam etmiş. Bunlar bir süre sonra orada iyice de tutunmuşlar. Gel zaman git zaman; birinci Dünya Savaşında Avustralya Çanakkale’ye asker çıkarmaya başlamış. Bunlarda bunu duymuşlar. Hemen bir araya gelmişler. Ne yapacaklarını düşünmeye başlamışlar. Bir şeyler yapmamız lazım diyorlarmış. Sonunda karar vermişler. Onların düşüncesine göre: Bunlar Osmanlı, burada yaşıyorlar. Avustralya’da… Avustralyalılar ne yapıyorlar, ülkelerini işgal etmeye gidiyorlar. “O zaman bizim bir şeyler yapmamız lazım ilk önce bu hükümete karşı savaş açmalıyız” demişler. Burada hükümete yazdıkları yazıyı sizlere aynen aktaracağım. Sayın Avustralya Başkanı Ekselans hazretleri; Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki devletimiz Osmanlı'ya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale'ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız. Bu bir Osmanlı fermanıdır. Ekselansların bilgilerine duyurulur. Karahisar diyarından Tarakçı oğlu Mehmet, Karadeniz diyarından Menteşe oğlu Abdullah… Bununla da kalmamışlar başlamışlar eylemler yapmaya. Sidney'in 250 km. uzağında Karlıdağlar denilen bölgede önce virajlarda tren raylarını sökerek üç treni devirmişler. Üçüncü trende askeri mühimmat varmış onları almışlar. Bundan sonra vay haline onları tutanın. Sekiz karakol basmışlar. Bastıkları karakollardaki askerleri de vurmuşlar. Ciddi savaşmaya başlamışlar. Avustralya hükümeti ne olduğunu anlayamıyormuş. Kim bunlar neden böyle yapıyorlar. Sonra akıllarına ekselanslarına yazılan mektup gelmiş. “Bunlar onlardır demişler. “ Bundan sonrası her ne kadar çok acıklı ise de gerçek bu yapacak bir şey yok. Ayrıca çok da enteresan! Avustralya hükümeti; iki kişiye karşılık iki yüz elli kadar asker göndermişler. Bu iki askerin yaptıklarını görünce! Tabi iki asker bu kadar askerle baş edememiş, vurulmuşlar. Bu iki kahraman askerin mezarları Sidney’e iki yüz elli kilometre uzaklıktaki Karlı Dağlardaymış. Burası da enteresan Avustralyalılar iki Osmanlı Askeri ile savaştık yerine askerler için Hindistan asıllıydı demişler.
Tabi bazı gerçekleri göz ardı etmiş oluyorlar.
Karahisar ve Karadeniz Hindistan’da yok ki…
Türklerin ne kadar yürekli olduğunu anlatan bir yazı…
Biz Türkler yürekli insanlarız, cesuruz…

Kalp Ve Dil

Dil seni gül bahçelerine de götürebilir; balçık deryalarına da sürükleyebilir
Kalp ve dil...
Ya iyilik, güzellik fidanlığı; ya kötülük, bozgunculuk bataklığı.
İnsan nasıl işletirse dil madenini, öyle süsler, donatır ömür ağacını.
Ve nasıl besleyip donatırsa öyle ürünlerle donatır kalp toprağını.
Dil ve kalp, ya kötülükler yuvası, kumkuması, ya iyilikler-güzellikler ovası.
Hani, Lokman Hekim, bir çırağıyla ava çıkmıştı, uzun yoldan evine döneceği sırada bir kabile reisi bu meşhur hekimi misafir etmek istedi.
Lokman Hekim, nasıl beden dilinden anlıyorsa öyle de gönül ve ruh dilinden anlıyordu. Kırmadı kabile reisini. O gece misafir kaldılar. En semiz koyunlardan biri kesildi. Yemek için harekete geçildi. O sırada Lokman Hekim, çırağını imtihan etmek istedi:
- Getir bakayım bana koyunun en temiz iki organını.
Çırak gitti koyunun kalbini ve dilini getirdi.
Lokman: “Aferin!” dedi, tam isabet. Bir canlının en temiz iki organı kalbi ve dilidir.”
Yediler, içtiler, şükrettiler. Sabah olduğunda da her misafirin yaptığı gibi, yola revan oldular.
Ne var ki yol kısa değil, Lokman aslında ava çıkmış gibi görünüyor; ama bu av sıradan bir yiyecek bulma avı değil. Hekimlik yolunda yeni bitkiler, ilaçlar bulma yolculuğu…
Akşama yakın bir saatte bir başka kabile reisi de Lokman Hekim’e misafir olması için ısrar etti.
İmkân varsa, davete icabet etmeli. Lokman Hekim de öyle yaptı. Yine akşam ve daha semiz bir koyun kesildi. Bu seferki imtihan daha zorluydu.
Lokman, çırağına: “Haydi şimdi de koyunun en pis iki organını getir bana.” dedi.
Çırak gitti, bir süre sonra yine kalp ve dille dönüp geldi.
Uzattı kalp ve dili Lokman Hekim’e. İşte efendim, dedi, bir canlının en pis iki organı.
Lokman: “Aferin dedi, sen sadece görünen, duyulan bilgilerle değil; aynı zamanda marifetle de donatmışsın kendini. Gerçekten de kalp ve dil, bir canlının hem en temiz, hem de en pis organlarıdır.”
Dil ve kalp dedikodu, fitne kaynağı haline gelmişse hem sahibini yer bitirir, hem de çevresinde tahribatlara yol açar. Kısacası, şer için işlese, kötülükler, tahribatlar kaynağı olur. Ama aynı organlar hayır için işlese, güzellikler, iyilikler merkezi olur.
Dilini bir binek bil. 

Seni gül bahçelerine de götürebilir. 
Balçık deryalarına da sürükleyebilir.
Kalbini kirli, paslı ya da parlak bir ayna bil.
Bütün güzelliklere karşı kör de kalabilir
Güneşle parlayan, güneşi yansıtan bir talihe sahip de olabilir.

Güvendiğiniz Bir Ameliniz Varmı

Geçmiş ümmetlerin içinde yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar.
Yolları uzundu, akşam olunca geceleme ihtiyacı hâsıl oldu ve bir mağaraya sığındırdılar. Geceyi mağara da geçiren bu üç arkadaş sabaha doğru büyük bir gurultu ile uyandılar. Mağaranın girişi kaybolmuştu. Dikkatli baktıklarında dağdan kayan büyük bir taşın mağaranın ağzını tamamen kapattığını anladılar. İçerde zifiri bir karanlığın yanında havasızlıkta baş göstermişti. Ne yapalım da buradan kurtulalım diye düşünceye daldılar. İçine düştükleri bu zor durumdan, maddi imkânlarla kurtulma imkânları yoktu. Tek bir çareleri vardı, Rablerinden yardım istemek. İçlerinden biri dedi ki:
–Bizi bu sıkıntıdan, geçmişte işlediğimiz salih amellerimizi şefaatçi kılarak ALLAH'a yapacağınız dualar kurtarabilir! Bunun üzerine içlerinden bir tanesi ellerini açtı ve şu niyazda bulundu:
–Benim yaşları oldukça ilerlemiş annem ve babam vardı. Ben onları çok kollardım. Akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün tarlada çalışmam uzun surdu, her zamanki vaktimden biraz geç evime gelebildim. Evden içeri girdiğimde anne ve babam uyumuştu. Onlar için süt sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Beklemeye başladım, ama bir türlü uyanmıyorlardı, onlardan önce de aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun görmüyordum, diğer tarafta da onları uyandırmaya da kıyamıyordum. Çocuklar etrafımda açlıktan kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, anne–babamın uyanmalarını bekliyordum. Bu vazıyette şafak söktü: ,
"Ey ALLAH'ım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bu amelim hürmetine bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!"
Adamın duasından sonra taş bir miktar açıldı. İçeri az bir ışık sızdı, ama çıkacakları kadar değildi. Bu defa ikinci şahıs dua etmeye başladı: ,
–Ey ALLAH'ım! Benim bir amcakızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa düştü, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:
–ALLAH'ın mührünü, gayr–ı meşru olarak bozman sana haramdır! dedi.
Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terk ettim.
Ey ALLAH'ım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar."
Kaya biraz daha açıldı. Ancak onların çıkabileceği kadar açılmamıştı.
Bu defa da üçüncü şahıs duaya yöneldi:

–Ey ALLAH'ım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi bir okka pirinçten ibaret olan ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Her sene katlanarak çoğaldı, çoğaldıkça onun hakkını ticarette kullandım ki çok malı oldu. Derken yıllar sonra bu adam çıkageldi ve:
–Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde! dedi. Ben de:
–Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür! dedim. Adam:
–Ey Abdullah, benimle alay etme! dedi. Ben tekrar:
–Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür! diye tekrar ettim. Adam hepsini aldı.
"Ey ALLAH'ım, eğer bunu senin rızan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!" dedi.
Bunun üzerine kaya tamamen açıldı ve çıkıp yollarına devam ettiler.

Basit Bir Tercih

İlk Müslüman Türk Devletlerinden biri olan Gazneliler devletinin en büyük ve değerli hükümdarlarından biri olan ve tarihte ilk defa "sultan" adını alan Sultan Mahmud, İslamı yaymak için Hindistan'a on sekiz sefer düzenlemişti İşte bu seferlerden birinde çok şiddetli bir direnme ile karşılaşmış, zafer kazanacağından şüpheye düşmüştü Tam bu zor durumda iken Allah'a şöyle yalvardı: "Ey Rabbim, bu savaştan galip çıkarsam, aldığım bütün ganimetleri yoksullara dağıtacağım "
Neticede Sultan Mahmud galip geldi ve çok kıymetli ganimetlere sahip oldu Gazne'ye döndüklerinde elde ettikleri bütün ganimetleri yoksullara, muhtaçlara dağıtmaya başladı Fakat bazı vezir ve komutanlar araya girip, "Aman Sultanım ne yapıyorsunuz, bunca değerli ganimetler, altınlar, inciler fakir fukaraya dağıtılır mı? Hem onlar bunların kıymetini ne bilecek? Üstelik devletin hazinesinin bunlara ihtiyacı var" diyorlardı Sultan Mahmut bunu Allah'a verdiği sözün gereği olarak yaptığını, kendisi için bir adak olduğunu söyledi Adamları yine itiraz ettiler: "Efendimiz önemsiz olanları dağıtın, değerli olanları hazineye ayırın, bütün memleketin bunlara ihtiyacı var" dediler Sultan Mahmut'un kafasını karıştırdılar O zamanda Gazne'de yaşayan, doğruyu ve hakki kellesi pahasına söylemekten çekinmeyen âlim ve fâzıl büyük bir zat vardı Sultan Mahmud onu ça ğırtıp durumu anlattı ve fikrini sordu O büyük zat şöyle dedi:
"Sultanım bunda kararsızlığa düşecek bir taraf yok Çok basit bir tercih karşısındasınız Eğer Allah'a bir daha işiniz düşmeyecekse hemen adamlarınızın dediğini yapın, ganimetleri hazineye koyun Ama Allah'a tekrar işiniz düşecekse verdiğiniz sözü tutun, adağınızı yerine getirin, ganimetleri yoksullara dağıtın"

Arpa Ve Saman

Eski Ramazanlardan birinde iki molla âdet olduğu üzere Anadolu köylerine ramazan hocalığı yapmaya çıktılar Rahat birer köy bulmak için yollarına devam ederken bir akşam vakti yolları üzerindeki bir köyde misafir oldular Ev sahibi köylü irfan sahibi, umur görmüş biriydi Mollalar akşam namazı yaklaştığı için hazırlanmak istediler Biri abdest almak için dışarı çıktı Ev sahibi köylü içerde kalana sordu:

- Arkadaşının tahsili, terbiyesi yeterli midir, Kur'an'ı iyi okur mu, tefsir ve hadis öğrenmiş midir?

Odada kalan cevap verdi:

- Yok canım, ne tahsil ve terbiyesi, ne ilmi?

Eşeğin biridir, bir şeyden anlamaz Biraz şarlatandır, ona güveniyor

Bu arada dışarı çıkan içeri girdi ve içerdeki dışarı çıktı Köylü içeri girene de arkadaşı için aynı soruyu sordu O da arkadaşı için şöyle dedi:

- Sığırın biridir İlim ve edepten hiç nasip almamıştır İstanbul'da boşuna kaldırım çiğnemiştir

Mollaların hazırlanması bitince birlikte akşam namazı kıldılar Namazdan sonra ev sahibi akşam yemeği getirdi ve mollaları sofraya buyur etti Sofrada ağzı kapalı üç tabak yemek vardı Ev sahibi bunlardan ikisini birer tane mollaların önüne, diğerini de kendi önüne koydu ve "Haydi buyurun" deyince herkes önündeki tabağı açtı Mollalardan birinin tabağında arpa diğerinin tabağında saman vardı Ev sahibi köylünün tabağında ise nefis bir tas kebabı bulunuyordu Mollalar şaşırdılar, kızarıp bozardılar Ev sahibi onların bir-şey söylemesine fırsat bırakmadan durumu aydınlatmaya başladı Önce önünde arpa olana dönüp şöyle dedi:

- Arkadaşın senin için eşeğin biridir dedi Bunun için sana arpa koydurdum Çünkü bir kimseyi en iyi arkadaşı tanır Kişiyi arkadaşından sorarlar

Sonra önünde saman olana döndü ve,

- Senin için de arkadaşın "sığırdır" dedi En iyi sığır yiyeceği saman olduğu için senin tabağına da saman koydurdum Buyurun, afiyet olsun, dedi.

İmtihan

Geçmişin herkesin saygısını kazanmış derin hocalarından biri, yıllarca ders verdiği bir öğrencesini birgün karşısına aldı ve şöyle dedi:
- Sen artık yılların tahsil ve terbiyesi sonucu belirli bir düzeye geldin Gerekli bilgileri nazari olarak kavradın Ama bu öğrendiklerinden sonuç çıkaracak yorum yapacak, gerektiğinde bunlardan yararlanacak hâle geldin mi bunu öğrenmek için sana bir soru soracağım Doğru cevap verdiğin takdirde sana icazet (diploma) vereceğim Öğrenci:
- Peki hocam, sorunuzu sorun, bilirsem beni serbest bırakın, ben de zaten bunu istiyorum, dedi
Hoca sorusunu şöyle yöneltti:
- Diyelim ben seni serbest bıraktım, ilk önce bir sıla-i rahim (yakın akraba ziyareti) yaparsın Memleketine giderken elbette köylerden yaylalardan geçeceksin Yolun üstünde davar sürülerine, çoban köpeklerine rastlayacaksın Varsayalım ki böyle bir yerde beş altı tane köpek birden sana saldırdı Nasıl kurtulursun?
Öğrenci cevap verdi:
- Elimdeki sopa ile karşı koyarım
- Sopa ile beş altı köpekle baş edemezsin
- Köpekleri taşa tutarım
- Yine kurtulamazsın
- Silahımı çeker öldürürüm
- O zaman köpek sahipleri seni oradan sağ salim bırakmazlar Öldürmeseler bile iyice döverler, pestilini çıkarırlar ve köpeklerin parasını da tazmin ettirirler
Öğrenci pes etti:
- Hocam bilemeyeceğim Anlaşılıyor ki bir süre daha sizden feyz almam gerekecek Fakat nasıl kurtulabileceğimi siz söyler misiniz?
Hoca açıkladı:
- Dağda, bayırda, yaylada nerede olursa olsun böyle birkaç köpeğin birden saldırısına uğrayınca ilk yapılacak şey köpeklerin sahiplerine veya köpekler kimin denetiminde ise ona haber vermektir Çünkü köpekler daima sahiplerine yakın yerlerde bulunurlar ve sahiplerinin bir sözüyle, bir ıslığıyla saldırıdan vazgeçerler.

Güzel Birşey Yap Kardeşim

Dünyaya kırk kerre gelinmez
Madem yaşıyorsun, sıhhatli nefesler alıyorsun
Bir şey yap
Bir şey yap Güzel olsun
Çok mu zor?
O vakit güzel bir şey söyle
Dilin mi dönmüyor?
Güzel bir şey gör
Veya:
Güzel bir şey yaz
Beceremez misin? Öyleyse,
Güzel bir şeye başla

•••

Herkesin üstesinden geleceği bir şey mutlaka olmalı
O gayretten uzak duramayız
Vakit geçiyor
Vaktin geçişi ömrün beşinci vitese takılı olduğunu gösterir, unutma

Zafer Dergisi'nde beynimi sarsan bir cümle okudum
Üç gün mü, beş gün mü önceydi kestiremem
Ama okudum
Ama şaşırdım, cümleyi bir türlü unutamadım
Şöyle diyordu:

"HER İNSAN ÖLECEK YAŞTADIR"

Buyurun, biraz da sizler sarsılın

•••

Bu müthiş; dağ duruşlu, dev dürtüşlü cümlenin deyicisi Cüneyd Suavi
Ahh Cüneyd, şimdi yerlerdeyim
Yıkılmaz sandığım sabrımı, dirâyetimi, zihnimi yerlerde arıyorum

Döküldüm
Demek öyle ha?
Her insan ölecek yaşta
Bir de kalkar savaşırız Kavgalaşır, kuyular kazarız
Az sonra ölecek olan bizler Ne kadar da cahiliz

•••

Bu cümleyi gördükten sonra içimde "Büyük Patlama"yı duydum
Edecek iki çift sözüm olmalıydı

İnsanlara, insanlığa bir şeyler demeliydim
Sonunda ard arda ve şimşek hızıyle bağırdım
Beynimden yüreğime doğru bir haykırıştı bu
Yüreğimden dalga dalga cevaplar yetişti:

Bir şey yap
Zor ise:
Bir şey söyle
Beceremiyorsan:
Bir şeyler gör
Birşeyler yaz
O da mı güç?
Bir şeylere başla
Ama hep güzel şeyler olsun

•••

Çünkü:

"HER İNSAN ÖLECEK YAŞTA"

Geç kalmayasın!

•••
Koca Mimar Sinan yapmış da gitmiş
Yunus Emrem söylemiş de gitmiş
Şeyh Edebalı görmüş de gitmiş
Fuzulî, Nedim, Şeyh Galip yazmış da gitmiş
Nene Hatun, Sütçü İmam, Antepli Şahin
başlamış da gitmiş
•••

Kimse kimseden eksikli değil

Büyük değil, küçük değil, farklı hiç değil
Düşünebilen kişinin, üstesinden geleceği görevler mutlaka vardır

Tekrarlıyorum:
Güzel bir şey yap,
Güzel bir şey söyle,
Güzel bir şey gör,
Güzel bir şey yaz, veya
Güzel bir şeye başla

Güzel bir şey yap kardeşim
Dünyaya kırk kerre gelinmez
Madem yaşıyorsun, sıhhatli nefesler alıyorsun
Bir şey yap
Bir şey yap
Güzel olsun

Çok mu zor?
O vakit güzel bir şey söyle
Dilin mi dönmüyor?
Güzel bir şey gör
Veya:
Güzel bir şey yaz
Beceremez misin? Öyleyse,
Güzel bir şeye başla

Bu Küstah Adam Bakalım Şimdi Ne Yapacak

Büyük bir hava meydanının bekleme salonunda genç bir bayan uçagına binmek üzere bekliyordu....
uçağın hareketine daha çok vardı.zaman geçirmek için bir kitap ve bir küçük kutu kurabiye aldı.....
dinlenmek ve kitabını okumak için vip salonunda bir koltuğa oturdu...
kurabiye paketinin olduğu sehpanın yanınada bir adam oturdu ve elindeki dergiyi açıp okumaya başladı.....
genç kadın ilk kurabiyesini aldı adamda bir tane aldı.bayan çok rahatsız hissetti kendini ve "sinir şey bir havamda olsaydım bu cürretinden dolayı seni yumruklardım" diye düşündü içinden.....
bayan bir kurabiye alıyor adamda bir tane alıyordu.bayan çıldıracak gibiydi.ama olay çıkarmak istemiyordu.
nihayet son kurabiye kalınca kadın "bu küstah adam bakalım şimdi ne yapacak" dedi kendi kendine.....
adam son kurabiyeyi aldı bir parçasını böldü ve kadına verip diğerini kendi yedi....
aaaa bu kadarıda fazla çok öfkelenmişti kadın önce kitaplarını ve çantasını topladı sonra hızla giriş salonuna gecti ve uçagına bindi..
koltuguna oturdu arkasına yaslandı ve gözlüklerini almak için çantasını açtı.birde ne görsün çantasında açılmamış bir kurabiye paketi.....
çok utandı büyük bir yanlış yaptıgını anladı.kurabiyeyi aldıgında açmadan çantaya koydugunu unutmuştu.
oysaki adam kendi kurabiyelerini sinirlenmeden yüksünmeden kadınla paylaştı hatta son kurabiyesini bile bölüştü...
kadın ise adam kendi kurabiyesini yiyor zannederek kızıyor bozuluyordu...şimdi durumu telafi etme şansı yoktu özür dileme imkanı yoktu...

İŞTE BÖYLE TELAFİ EDİLEMEZ 4 DURUM VARDIR
1-taş atıldıktan sonra
2-söz agızdan çıktıktan sonra
3-fırsat kaçtıktan sonra
4-zaman geçtikten sonra

GENÇLİĞİNE GÜVENİP ERKEN DERKEN BELKİDE ELVEDA BİLE DİYEMEZSİN GİDERKEN

Çiçekle Suyun Hikayesi

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lazımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye... Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya "Seni seviyorum" der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler... Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum" der. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum" der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık.Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine... Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben gerçekten seviyorum" Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye... Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez" Su, merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora...

Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki; "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için".Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir.

HİÇ BİR ZAMAN SUSUZ KALMAMANIZ DİLEĞİYLE..."

Titodan Tarihi İtiraflar

Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İs­lâm'la müşerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito'nun(1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir.

Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar lide­rin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:

Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece kor­kunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; öl­mek, yok olmak... Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gi­diş... işte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?

Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyo­rum:

Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir ses­leri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım;

Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...

Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulüm­ler, şu anda bağazıma düğümlenmiş bir vaziyette...

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beyni­mizi ...

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemi­yoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!

Ön Yargılarımız

ÖN YARGILARIMIZ

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken bir olay okuyor :
- Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.
- Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor.
- Zaman, yer ya da kişi kavramı yok.
- Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.
- Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarfediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.
- Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.
- Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor.
- Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
- Yürümüyor.
- Uykusu sürekli düzensiz.
- Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
- Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle bir hastanın bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapmayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar.
Fotoğraftaki hasta doktorun altı aylık kızıdır.

ÖN YARGILARIMIZ 2

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar.

Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar.

Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.

Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışcasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerideki odadan bir bebek sesi duyulur.

Anne odaya yönelir... Ve odada beslediği beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Albert Einstein’ in bir sözü vardır; “ İnsanlardaki ön yargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor.”

ÖN YARGILARIMIZ 3, 4, 5

Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur. Örneğin trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç "susun!" demeden yolculuğa devam ettiğinde; siz ona ‘ne gamsız adam!!!’ diyebilirsiniz. Ama sorsanız, onlar hastaneden geliyorlardır; bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.

Prof. Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna; şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu, anne "o adam Finlandiyalı, burada simültane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk", demiş.

Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve de yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta, canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. "Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır" diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışmadır başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş, gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, bir de ne görsün? Kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu?!! Meğer, adamın kurabiyesini yiyormuş…

Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri; aynı 'bilgi'ye farklı bir bakış, bizim davranışlarımızı belirler, diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor.

Einstein'in bir sözünü anımsatıyor: Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz. Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, "sorunların içinde kaybolmak" yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir??

Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi vardır. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle, onlara verdiğimiz "tepki ve yanıt" arasında geniş bir hareket alanı vardır.......

Stephen Covey

ÖN YARGILARIMIZ 6

Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve karısının işitme cihazına ...ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş.Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş.
Bu durumu konuşmak icin aile doktorunu aramış; doktor adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.
"Yapacağın şey su, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım; cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla
"O aksam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemi uygulamaya koymuş.
40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Cevap yok Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap yok Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Hala cevap yok Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve soruyu tekrarlamış
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap alamamış Bu sefer karısına iyice yaklaşmıs ve aynı soruyu tekrar sormuş
"Hayatım bu aksam yemekte ne var?"
"Hayatım beşinci kez söylüyorum, Tavuk"
Hikayenin ana fikri:Belki de genelde düşündüğümüz gibi problem daima karşımızdaki kişilerde olmayabilir. Problemlerin sebebini biraz da kendimizde aramalıyız..